KÖYLERİMİZİN GELECEĞİ
MEHMET GALİK
Köydeki yaşantımın en güzel anları, sabahın ilk güneşinin sıcaklığı altında yaptığım o kısa yürüyüşlerdi. Yine böyle bir yürüyüşün sonunda, bir tepenin zirvesine oturmuş köyü izliyordum. Köyümüz, ev sayısı bakımından küçük bir kasabayı andırıyordu; fakat terk edilmiş bir yerleşim yeri gibi derin bir sessizlik içindeydi. Yönümü Kepir Dağı’na doğru çevirdiğimde, küçük bir koyun ve keçi sürüsünün yayıldığını gördüm. Sürünün arkasından sahibi aheste aheste yürüyordu. Öndeki çoban köpeği ise belli ki sürünün güvenliğini sağlamaya çalışıyordu. Her hâlinden, bu kadar az sayıda hayvanı korumaktan canı sıkılıyor gibi bir izlenim alınıyordu. Zaman zaman küçük gölgeliklerde durup sahibinin ve sürünün kendisine yaklaşmasını bekliyordu.

Köyün bu hâli bende derin bir gelecek korkusu yaratıyor. Geçimini köyden sağlayan insan sayısı gittikçe azalıyor. Oysa sadece tatilini burada geçirmeye gelenlerle ne köy olur ne kasaba. Onlar, ortam ve sağlık durumları elverdiği sürece gelecekler; ihtiyaçlarını seyyar satıcılar karşılayacak, imkânlarının el verdiği kadar kalıp tekrar şehirdeki evlerine dönecekler. Bu köyün bir yerleşim yeri olarak yaşamasını sağlayacak olanlar, geçimini doğrudan buradan karşılayanlardır. Onların sayısı her geçen gün azalırken, yaşları da hızla ilerliyor. Bazı iyi niyetli gençlerimiz, gösteriden gösteriye koşarak buraları madencilerden koruyabileceklerini sanıyorlar. Toprağı koruyabilmenin kesin ve etkili yöntemi onu işlemek ve kullanmaktır. Boşuna dememişler (Ecevit’in o meşhur sloganındaki gibi): “Toprak işleyenin, su kullananın.”

1937–38 yasağı kalktıktan sonra babalarımızın köye dönünce sergiledikleri dayanışma, bugün köylerimizin insansızlaşma tehlikesine karşı yeniden örnek alınabilir. O dönem köye ilk dönenler “Nerede kalacağım, ne yer ne içerim?” diye düşünmeden en yakın akrabasının yanına geliyordu. Sonra tüm köy, bu kişilerin barınma ve diğer ihtiyaçlarını imece usulüyle, hep birlikte karşılıyordu.

38 yasağından sonra ailemizin yaşadığı ilk yayla serüvenini hiç unutmam. Lona Gau (Öküz Mağarası) adlı büyük bir mağara vardır orada. Oraya gidenler, mağara kapısının her iki yanına insan eliyle yerleştirildiği belli olan taşlar görebilirler. O taşları oraya taşıyanlar babam ve amcamdır. Kapının iki tarafına birer kulübe (Holik) yapmış, gece olunca hayvanları mağaranın içine alıyorlardı. Çünkü erkekler yaz boyu ot biçmekten ve tarla işlerinden fırsat bulup yaylaya gelemiyorlardı; kadınlar ve çocuklar yalnız kalıyordu. Hayvanları kurt ve ayılardan bu yöntemle koruyabiliyorlardı. Ayı yaklaşmasın diye annemin aşağı doğru yanan meşaleler attığı sahneler hâlâ gözümün önüne gelir.

Babalarımızın bin bir zorlukla yeniden kurdukları bu köylerimizin birer “hayalet köye” dönüşmemesi için, bizlerin de onlar gibi birleşmesi ve burada yeni gelir kapıları yaratması gerekir. Yoksa madencilerin ekmeğine yağ sürmeye devam ederiz.
(Pülümür Haber, 14 Haziran 2026)