İSTANBUL KAPALIÇARŞI GİRİŞİ, 1979. FOTOĞRAF ALEXA GADE

ALEXA GADE

Her Şeyin Başladığı Yer – Başlangıca Bir Bakış

Değerli Okurlar,

Önceki yazılarımızda, Demirpınar’daki deneyimlerimizi ve Pülümür dağlarındaki misafirperverliği sizlerle paylaşmıştık. Gösterdiğiniz harika tepkiler, 1979 yılına dair anıların hâlâ ne kadar canlı olduğunu ortaya koydu.

Bugün sizleri, bu büyük maceranın köken bulduğu o noktaya, yani başlangıca bizimle birlikte dönmeye davet ediyoruz.

Doğu Anadolu’ya ulaşmadan önce, dinamizmi ve siyasi gerilimiyle bize başlangıçta tamamen yabancı gelen bir ülkeye adım atan genç Alman kadınlarıydık. Yolculuğumuzun asıl pusulası, Demirpınarlı Yusuf’un —yani 70’lerin başında Almanya’da ailemizin yanında yaşayan ve bende Türkiye’ye dair merak uyandıran o misafir işçinin— köyünü bulma arzusuydu.

Ancak oraya giden yol hiç de planladığımız gibi ilerlemedi; aksine, o dönemde bize eşlik eden derin bir yabancılık hissiyle şekillendi. Hareketli İstanbul’dan yola çıktıktan kısa bir süre sonra, ilk seyahat planımızın işlemeyeceğini fark ettik: Karadeniz kıyısında, kadınlar olarak tek başımıza hayal ettiğimiz şekilde yolculuğa devam etmemiz imkânsızdı. Planımızı kökten değiştirmek zorunda kaldık ve turistik açıdan daha gelişmiş bir yer olan Antalya’ya yönelmeye karar verdik. Oradan gemiyle İskenderun’a geçtik ve nihayetinde Ahmet Aksu ile karşılaştık.

Bu bölüm, yolculuğumuzun başındaki yoğun kültür şokunu ve karşılaştığımız zorlukları anlatıyor. Yabancı bir coğrafyada yönünü bulma çabasını, suya düşen planları ve bizi plansız duraklardan geçirerek nihayetinde ilk bölümlerdeki hikâyenin şekillendiği o noktaya ulaştıran bir rotayı konu alıyor.

Hayatımı sonsuza dek değiştiren o yazın gerçek başlangıç ​​noktasına doğru yapacağımız yolculukta bize katılın.

Alexa Gade

İSTANBUL VE BATI TÜRKİYE

2 Temmuz 1979, Pazartesi – İstanbul

İstanbul’da artık 24 saati geride bıraktık ve tüm o felaket senaryolarına rağmen gayet iyiyiz!

Bugünkü yaklaşık yedi saatlik şehir gezimiz sırasında sürekli birileri bize laf atıyordu: “Almanya? İngilizce? Hallo, Lady!” Bize laf atanlar —çoğunlukla genç erkekler ve çocuklar— inatla peşimizden ya da yanımızdan yürüyor, durmaksızın konuşuyor ve bizi soru yağmuruna tutuyorlardı: “Tek başına mısın?” – “Tek başına iyi değil!” – “Seninle geliyorum, hanımefendi.”

Stratejimiz basitti: Her şeyi görmezden geldik, bakışlarımızı onların üzerinden başka yöne çevirdik ve hiç duraksamadık.

Her neyse, şu an temizlenmiş ve duşumuzu almış bir şekilde yataklarımızdayız; etrafta bizi takip eden kimseler görünmüyor. Yani her şey yolunda!

İstanbul Boğazı, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Yine de yaşadıklarımızı sindirmemiz gerekiyor:

Daha Yeşilköy Havalimanı’ndan otelimize yaptığımız yolculuk bile başlı başına bir maceraya dönüştü. Merkeze yaklaştıkça trafik daha da kaotik bir hal aldı. Her yerde kornalar çalınıyor, araçlar birbirini sıkıştırıyordu. Taksi şoförümüz korna çalarak o karmaşanın içinde kendine yol açtı ve bazı riskli manevralara rağmen bizi sağ salim varış noktamıza ulaştırdı.

Otelden çıkıp kendimizi ilk kez o kalabalığın arasına attığımızda, anında o hengâmenin tam ortasında bulduk kendimizi. Yayalar daracık sokaklarda birbirine çarparak ilerliyordu. Aralarda ağır ahşap arabalar kaldırım taşları üzerinde gürültüyle ilerliyor; at arabaları ve mopedler kendilerine yol açmaya çalışıyordu. Her yandan bağırış çağırış ve korna sesleri yükseliyordu. Tüm bu kargaşanın üzerinde ise minarelerden yükselen müezzinlerin etkileyici çağrıları yankılanıyordu.

Bir ayakkabı boyacısı, İstanbul, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

İstanbul bizi inanılmaz bir gürültüyle karşıladı; İstanbul hiç durulmuyor gibiydi:

Hamallar, ağzına kadar yüklü el arabalarını kalabalığın arasından iterek ilerletiyordu. Başkaları, başlarının üzerinde üst üste yığılmış yükleri dengede tutuyor ve o keşmekeşin içinde şaşırtıcı bir ustalıkla hareket ediyordu. Nereye bakacağımızı şaşırmıştık.

Her şey hareket halindeydi. Ortamdaki hareketlilik hem baş döndürücü hem de büyüleyiciydi; bambaşka bir dünyaya adım atmıştık ve artık tam da o dünyanın ortasındaydık. İstanbul, alışık olduğumuz düzenli Alman şehirlerinden çok farklıydı.

Herkes bir yerlere gidiyor ya da bir şeylerle meşgul görünüyordu:

Bir adam, ahşap bir sandığın üzerine birkaç paket Samsun sigarası dizmişti. Yanında bir başkası, küçük bir çorap seçkisiyle bekliyordu. Bir köşede bir çocuk, gelip geçenlere birkaç kuruş karşılığında içme suyu sunuyordu. Ayakkabı boyacıları, boya sandıklarının ardında oturuyordu; sandıkların üzerinde çeşitli fırçalar ve ayakkabı boyası kutuları duruyordu. Bazı sandıklar gösterişli bir şekilde süslenmiş ve pirinçle kaplanmıştı; diğerleri ise sadece basit birer ahşap sandıktan ibaretti ve taşıma sırasında tutmaya yarayan deri bir kayışları vardı.

Kuş yemi satan kadın, İstanbul, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Karmaşanın ortasında kadınlar bir araya gelmiş, müşteri beklerken sohbet ediyorlardı. Tezgâhları mütevazıydı: birkaç çiçek buketi ve turistlere güvercin yemi olarak sattıkları küçük porsiyonlar halinde tahıllar. Yemler etrafa saçılır saçılmaz, sürüler halinde güvercinler geliyordu; hatta bazıları doğrudan insanların elinden yem yiyordu.

“Kapalıçarşı”ya açılan heybetli kemerli kapılardan birinin önünde, satıcılar iki tekerlekli el arabalarıyla yığılmışlardı. Arabalarında patlıcan, mısır koçanı, domates ve biber gibi çeşitli sebzeleri özenle istiflemişlerdi. Oradan alışveriş yapanlar çoğunlukla erkeklerdi; kadınlara ise nadiren rastlanıyordu; onlar da genellikle başörtülü ve yanlarında bir refakatçiyle bulunuyorlardı.

Burada, sadece el açıp dilenen klasik dilencilere pek rastlanmıyordu. Ancak, küçücük ürün yelpazeleriyle satış yapan o ufak esnafın aslında bir nevi sadaka istediğini kısa sürede anladık. Taleplerini bir işin onuru ardına gizliyor, böylece hem gururlarını koruyor hem de hayatta kalabiliyorlardı.

Burada paylaşımlı taksi (dolmuş) olarak kullanılan çok sayıdaki eski Amerikan arabası beni büyülemişti. Bunların birçoğu bakımsız bir izlenim verirken, diğerleri yoğun trafik içinde pırıl pırıl parlayan kromlarıyla adeta birbiriyle yarışırcasına ışıldıyordu. Yanı sıra, yerli üretim Murat ve Anadolu marka araçlardan oluşan koca bir filo, dar sokaklarda kendine yol açmaya çalışıyordu. Çoğu, karoserlerini boydan boya saran belirgin siyah-sarı damalı desenlerinden kolayca taksi olarak ayırt edilebiliyordu. Araçların tavanındaki taksi tabelalarında yazım farklılığı göze çarpıyordu: Burada “Taxi” kelimesi “ks” harfleriyle yazılıyordu.

Örümcek ağları gibi kenti kuşatan elektrik kabloları, İstanbul, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Caddelerin üzerindeki ve bina duvarlarındaki inanılmaz elektrik hattı karmaşası dikkatimi çekti. Kablolar evden eve çaprazlama uzanıyor, direkler arasında sarkıyor ve cephelerde bir yerlerde kayboluyordu. Bu cepheler, çoğu zaman dördüncü kata, yani çatıların hemen altına kadar uzanan reklam tabelalarıyla kaplıydı. Zemin kattaki vitrinler, ağır çerçeveler ve demir parmaklıklarla çevriliydi.

Otelimiz İstanbul’un Avrupa yakasında yer alıyor. Konumu mükemmel; Bizans ve Osmanlı dönemlerinden kalma ünlü tarihi yapıların çevresindeki bahçelerin ve yeşil alanların hemen yanı başında. Bu durum işimize geliyor. Şimdi önce bir keşif turuna çıkacağız ve o yoğun hareketlilikten biraz uzaklaşarak, edindiğimiz ilk hareketli izlenimlerin zihnimizde yer etmesine izin vereceğiz.

Süleymaniye Camisi, İstanbul, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Daha ilk gün Ayasofya’yı, Topkapı Sarayı’nı, Sultanahmet Camii’ni ve Postane binasını gezdik. “Kapalıçarşı”ya girmeye ise cesaret edemedik.

Efsanevi “Pudding Shop”u da ziyaret ettik. Burası, 1960’lı ve 1970’li yıllarda Hindistan yolculuğuna çıkan hippilerin ve gezginlerin buluşma noktası ve bilgi alışverişi merkeziydi. Küçük, bombeli bardaklarda çay içtik; buğusu tüten çift katlı demlikten sürekli taze çay dolduruyor ve etraftaki hareketliliği izliyorduk. Ne yazık ki ortalıkta pek “hippie” görünmüyordu; nitekim o büyük hippie dönemi çoktan geride kalmıştı.

Peşlerinde ayılar sürükleyen, üstü başı perişan iki genç gördük. Gençler, “para” karşılığında turistlerin hayvanlarla birlikte fotoğraf çektirmesine izin veriyorlardı. Ayılara çok üzüldüm. Zayıf ve çelimsiz görünüyorlardı; burunları kanıyordu. Şaşılacak bir şey yok: Gençler, burun halkalarından geçirilmiş ağır demir zincirlerle hayvanları acımasızca çekiştirip duruyorlardı. Acaba bu büyük şehirde ayılar nerede yaşıyordu?

«Dikkat: Sokağa çıkma yasağı saati 22.00 mi?» – «Çok konuşuyorsun, iyi akşamlar!»

Dün akşam muhtemelen fazla gürültü yapmıştık. Şaşılacak bir şey değil! Hepimiz bir önceki akşam birer Efes içmiştik; ayrıca masada Marburg’daki Ahrends marketinden alınmış bir şişe “Pinte” duruyordu.

Edindiğimiz onca izlenim bizi âdeta sarmalamış, etkisi altına almıştı. Bu dünya, memlekette bildiklerimizin tam zıddıydı.

Az önce hemen yan taraftaki “Adana Kebab”ta yemek yedik. Menüde köfte, yanında patlıcan, salata ve Türk ekmeği vardı. Garsonu şaşırtacak şekilde, bir de rakı sipariş ettik. Yanlarında erkek olmadan iki kadın ve üstelik toplum içinde rakı içmek… Görünüşe göre bu alışılmadık bir durumdu.

Şimdiyse yine o “mavi çizgili” yataklarımızda uzanmış, Türkiye haritasını inceliyoruz. Yarın Yalova’ya, Ayten ve Saffi’nin yanına gidiyoruz; onlarla üniversitedeki eğitimim sırasında Türk kadınları üzerine yaptığım araştırmalar sayesinde tanışmıştım.

Peşimize takılan o ısrarcı takipçilerden —çocuklar ve genç erkeklerden— gün boyunca bir türlü kurtulamadık.

YALOVA

5 Temmuz 1979, Perşembe – Yalova

Bugün Ayten ve “ailesiyle” birlikte Türk hamamına gittik.

Ayten’in ailesi dediğim grup; kız kardeşi, erkek kardeşi ve bir kadın arkadaşından oluşuyor. Dördü de Almanya’da yaşıyor ve şu sıralar tatillerini birlikte Türkiye’de geçiriyorlar. Aile, çok da uzun olmayan bir süre önce Yalova’da bir daire satın almış. Emekli olan baba sık sık Türkiye’ye geliyor; ancak biz oradayken kendisi Almanya’da bulunuyor. Daire yeterince geniş olduğu için Ilona ile beni de oraya davet edebildiler.

Hamama girmeye ikna olmam için Ilona’nın epey dil dökmesi gerekti. Hamamın içi inanılmaz derecede sıcak, dar ve havasızdı. Duvarların sıvası dökülüyordu, her yer bakır küfüyle kaplıydı ve bir zamanlar turkuaz olan duvar boyasından geriye neredeyse hiçbir iz kalmamıştı. Aslında evde duş almayı tercih ederdim ama banyo sobasının yakıtı bitmişti. Yakıt şu sıralar sadece karaborsada bulunabiliyor ve çok pahalı.

Yalova, posta kartı, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade arşivi

Enerji temini büyük bir sorun; her gün su ve elektrik kesintileri yaşanıyor. Biz de tüm kapları suyla dolduruyor ve yemekleri önceden hazırlıyoruz. Bir sonraki kesintinin ne zaman olacağını kimse bilmediği için, bazen sıcak bir yemek yeme imkânı maalesef kaçırılabiliyor.

Hamama, ancak son koltuk da dolduğunda harekete geçen bir minibüs türü olan “dolmuş” ile gittik. En azından biz öyle sanıyorduk! Şoför yine de başka yolcular bekledi; içeriye gerçekten hiç kimse sığmayacak hale gelene kadar tekrar tekrar sıkışıp yer açtık ve dolmuş nihayet yola koyuldu.

Hamam, Yalova’dan yaklaşık on kilometre uzakta, Atatürk tarafından yaptırılmış bir parkın içindeydi.

Tesis, kubbeli çatılara sahip, farklı büyüklükteki bölümlerden oluşuyordu. İçeride soyunma kabinleri, ortak kullanım alanları, aile banyoları ve dinlenme bölümleri bulunuyordu. Ortak banyo alanlarında küçük havuzlar ve duvarlarından güçlü su jetlerinin fışkırdığı duşlar mevcuttu. Her yer mermerle kaplıydı.

Yanımızda mayo veya bikini gibi banyo giysileri olmadığı ve ortak alanlarda kadınlarla erkekler birlikte yıkandığı için aile banyosunu tercih ettik. Aile banyomuz küçük bir odadan ibaretti; duvarlar ve zemin mermerdendi. Ortada, birkaç basamakla inilen bir havuz yer alıyordu. Duvarlarda soğuk ve sıcak su akan çeşitli musluklar vardı; burada, Yalova’da, oldukça “yumuşak” bir termal su akıyordu.

Sırayla saçlarımızı ve vücudumuzu yıkadık. Türk kadınları çok sıcak su kullanıyor ve oldukça uzun ve detaylı bir şekilde yıkanıyorlardı.

Yüksek nem oranı nedeniyle sonrasında aşırı yorulduk ve kendimizi güçlükle en yakın “lokanta”ya atabildik. Orada bir yoğurt içeceği olan ayran içtik ve sandviç yedik. Ardından, tıklım tıklım dolu bir dolmuşla Yalova’ya geri döndük.

Yalova sahili, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

7 Temmuz 1979, Cumartesi

Artık sabrımız taşmak üzere! Erkekler olmadan özgürce hareket edemememizi ve erkeklerin kadınlar üzerinde kendiliğinden bir söz hakkına sahip olmasını, geçtiğimiz günlerde fazlasıyla tecrübe etmiştik.

“Bizim ailede” de son sözü en küçük erkek kardeş söylüyordu. Henüz on altı yaşında, yani kardeşlerin en küçüğü olan birinin, kız kardeşlerinin neler yapabileceğine karar vermesi bizi rahatsız ediyordu. Oysa Ayten yirmi sekiz yaşındaydı; kardeşlerin en büyüğüydü ve neyi, ne zaman, nasıl yapacağına gayet iyi kendisi karar verebilirdi.

Örneğin onlarla birlikte denize girmek istediğimizde, bize o da eşlik etmek zorundaydı. Eğer canı istemezse, kadınlar da evde kalıyordu. Aynı zamanda, bu genç erkeğin her türlü hizmeti kız kardeşleri tarafından görülüyordu.

Yalova’daki konaklamamız sırasında bir akşam şöyle bir olay yaşandı: Hepimiz yataklarımıza girmiştik ki, hiç tanımadığımız bir adam kapı zilini şiddetle çaldı ve içeri girmek istedi. Babanın bir arkadaşı olduğunu iddia ediyordu. Kadınlar bunun doğruluğunu teyit edemiyorlardı. Tedirgin bir şekilde, adamın anlattıklarının doğru olup olmadığını sorguluyorlardı.

Kadınların sonunda yine de o yabancıyı içeri davet edip ağırladıklarını görünce Ilona ve ben çok şaşırdık. Nedenini sorduğumuzda bize özetle şöyle açıkladılar: “Böyle yapmak zorundayız. Yoksa başımız derde girer.” Hatta kadınlardan biri yatak odasını boşaltıp adam için orada bir yatak hazırladı. Adam oturma odasında keyifle otururken, kadınlar onunla ilgileniyor; ona yemek pişiriyor, rakı dolduruyor, duş almasını sağlıyor ve sigara uzatıyorlardı.

Bu gece yaşanan olay, çıktığımız bu yolculukta bizi yadırgatan ve çaresiz bırakan pek çok durumdan bir diğeriydi.

Ertesi gün, kadınlarla birlikte otobüsle denize – Karabük’teki büyükannelerinin yanına – gitmeyi planlamıştık. Ancak yolculuğumuz daha İzmit’te kesintiye uğradı. Orada beş saat boyunca otobüs bekledik. Bekleme süreci ve o belirgin “kısmet” anlayışı – yani olayların akışına sabırla boyun eğme hali – sinirlerimi fena halde bozuyordu.

Ancak öğleden sonra saat dörtte, kendi girişimimiz ve kısıtlı Türkçe bilgimizle bilet paralarımızı geri alabildik. İnanılır gibi değildi.

Bu yüzden, Türk kadınlarıyla vedalaşmamız ne yazık ki biraz soğuk oldu. Onlar İzmit’ten yaklaşık bir saat uzaklıktaki Yalova’ya geri döndüler; biz ise Karadeniz kıyısındaki Adapazarı ve Karasu yönüne doğru yolculuğumuza devam ettik. İç kesimlere kıyasla deniz kenarında daha fazla imkân bulabileceğimizi umuyorduk. Restoranları ve alışıldık turistik olanaklarıyla küçük, şirin bir sahil kasabası bekliyorduk.

KARASU’DA DÜŞ KIRIKLIĞI

Ama yanılmıştık; hem de tamamen!

Deniz çok güzeldi – vardığımızda sular yükselmişti ve dalgalar kabarıyordu – ancak güzel bir sahil kasabası bulamadık. Kumsalda birbirine iyice sokulmuş eski, gri çadırlar ve kazıklar üzerine kurulmuş ahşap kulübeler vardı. Ayrıca, ne yaparsak yapalım içeri adım atmayı aklımızın ucundan bile geçiremeyeceğimiz, tekinsiz bir pansiyondan başka bir konaklama yeri de yoktu. Bu yüzden en yakın küçük kasabaya geri döndük ve oradaki tek otele yerleştik.

Alexa Gade ve arkadaşı Ilona, 1979 (Kötülüklerden habersiz iki genç kadın). Fotoğraf: Alexa Gade arşivi

Karasu’daki o otelde, aynı gece bir olay daha yaşandı: Birkaç adam otel odamıza zorla girmeye çalıştı. Bir adam, “Policia! Pasaport kontrolü!” diye bağırarak beni uykumdan uyandırdı; aniden odanın ortasında bitivermişti. Ödüm koptu ve Ilona’yı uyandırmaya çalıştım ama başaramadım.

Üzerimde pek bir şey olmadığı için yorganı vücuduma siper ettim, adamı iterek kapıdan dışarı çıkardım ve kapıyı kilitledim.

Kapıyı kilitlememiş miydik? Kısa bir süre sonra birkaç adam kapıyı yumruklamaya ve hemen açmazsak kıracaklarını söyleyerek tehdit etmeye başladı. O sırada ben, tamamen giyinmiş ve Ilona’nın İsviçre çakısını silah niyetine elime almış bir halde yatakta dik oturuyordum; kalbim hızla çarpıyordu. Koridordaki ışık yanar yanmaz adamlar bir anlığına ortadan kayboldular, ancak kısa süre sonra geri gelip “Polis!” ve “Pasaport kontrolü!” diye bağırarak kapıyı yeniden yumruklamaya başladılar. Bir süre sonra adamlar vazgeçti ve ben de yavaş yavaş sakinleşebildim.

Ne geceydi ama!

HAREM OTEL

8 Temmuz 1979 Pazar – İstanbul’a Dönüş – “Harem Otel”

Bir uçtan diğerine.

Sabah sırt çantalarımızla Karasu’daki otelden çıkıp kısa bir süre sonra —her zamanki gibi meraklı bakışların odağında— otobüs durağında beklemeye başladığımızda, ne yapacağımızı bilemez haldeydik. Küçük otobüs terminalinde şimdiden büyük bir hareketlilik vardı: Dükkânlar ve çay ocakları açılmış, her yanda telaşlı insanlar koşturuyordu. Bu koşullar altında sakin bir şekilde düşünüp taşınmak ya da tatmin edici bir çözüm bulmak mümkün değildi. Hemen yanımıza gelip laf atmaya başladılar; hızlı bir karar vermemiz gerekiyordu.

İstanbul’a dönüş mü?! Tamamen hayal kırıklığı içindeydim!

Böylece önce engebeli yoldan bir saatlik bir yolculukla Adapazarı’na geri döndük; oradan da —bu kez hiç beklemeden— 120 kilometre daha giderek İstanbul’a ulaştık. Moralim yerlerdeydi. Ilona giderek daha sessizleşiyor, bense gittikçe daha gerginleşiyordum. Tatili yarıda mı kesmeliydik? Eve mi dönmeliydik? Bu fikir cazip görünüyordu. Pes etmek mi?

Karadeniz kıyısı boyunca keyifli bir yolculuk yapma, arada sırada birkaç gün mola verme ve ardından Yusuf’un köyündeki yaşamı tanımak üzere Türkiye’nin güneydoğusuna doğru ilerleme planımız tamamen suya düşmüştü.

Birlikte yeni bir yol bulmamız gerekiyordu.

Galata Köprüsü, İstanbul, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Galata Köprüsü’nün altındaki yüzer platformlarda yer alan bir restoranda; domates salatası, kebap ve bir Efes eşliğinde biraz olsun sakinleştik. Yeniden cesaret topladık ve bazı kararlar aldık: Ortak yeni başlangıcımız büyük, tercihen uluslararası bir otelde olmalıydı. Otobüsle otel aramaya koyulduk.

Önce İstanbul’un Avrupa yakasındaki Sheraton Oteli’ne gittik ama sırt çantalarımızla içeri girmeye cesaret edemedik. Sonunda küçük bir ahşap tekneyle Boğaz’ı geçip Harem semtine ulaştık ve orada “Harem Otel”e yerleştik.

Otel havuzunda uzanıp, bir önceki akşam gerçek bir Fransız konyağı içip, sonraki organizasyon işlerini de hiç düşünmeden otele, daha doğrusu resepsiyon görevlisi Cengiz’e bıraktıktan sonra keyfimiz yerine gelmişti. Şaşılacak bir şey değil tabii! Bu akşam Antalya’ya uçuyoruz. Orada daha güvenli ve tanıdık bir ortamda bulunmayı, diğer turistler gibi güneşin tadını çıkararak rahatça vakit geçirmeyi umuyoruz. Otel rezervasyonumuzu çoktan yaptık.

Akşam saatlerinde havalimanındaki iç hatlar işlemlerinde tam bir kaos hakimdi. İnsanın gitmek istediği yere varabilmesi bile bir mucize. Herkes telaş içindeydi; nereye baksanız koşturan, itişip kakışan insanlar vardı. Havalimanı personeli ise son derece ağırdan alıyordu. Terminaldeki bir Türk profesör, “Sabahları acele yok, akşamları yavaş… Bu ülkede zaman önemli değildir,” demişti. Biz itişip kakışmadık ama yine de uçağa binebildik!

Türk Hava Yolları’ndaki hizmet ise sıfırdı. Uçakta ne yiyecek ne de içecek bir şey vardı. Alman paket tur turistlerinden ayrışmak için İngilizce konuşuyorduk.

ANTALYA

9 Temmuz 1979, Pazartesi – Antalya

Antalya’daki “Büyük Hotel”in balkonunda oturuyorum. “Büyük” mü… ha, ha. Koca, çirkin bir bina olmasının yanı sıra, donanımı da oldukça vasat. Yine de konumu harika; buradan Antalya ve deniz manzarası muhteşem görünüyor.

“Büyük”te sadece bir gece kalabildiğimiz için –bugün yeni bir turist grubu geliyor–, daha sonra yeniden otel arayışına çıkacağız. Bu durum işimize de geliyor; çünkü “Büyük” daha çok Türk ailelerin tercih ettiği bir otel ve burada pek rahat hareket edemiyoruz. Dün akşam, yanımızda erkek olmadan otelden sadece birkaç adım uzaklaştığımızda kapıcı hemen peşimize takılmıştı. Bu yüzden, “uçaktan tanıdığımız” –muhtemelen otele kadar bizi takip etmişlerdi– ve fena sayılmayan iki adam bizi “ansızın” bir şeyler içmeye davet ettiğinde pek de üzülmedik. Ancak uzun vadede bu bir çözüm değil; daha büyük bir otel bulmamız gerek.

Yaşasın, yeni konaklama yerimiz birinci sınıf!

Antalya’daki “Turizm Danışma” bürosundaki görevli bizi, herkesin saygıyla “Teyze” diye hitap ettiği yaşlı bir kadına yönlendirdi. Kadın, eşiyle birlikte Antalya’nın biraz dışında, falezlerin hemen üzerinde küçük bir pansiyon işletiyordu. En fazla on iki misafir ağırlıyorlardı ve plaja özel bir erişim yolları vardı; kayalara oyulmuş çok sayıda basamak doğrudan denize iniyordu. Konaklama ücreti kişi başı sadece 125 Türk lirasıydı; yani altı Mark bile etmiyordu. Mutfakta kendi yemeğimizi kendimiz hazırlayabiliyorduk. Kocaman bir buzdolabında kola, maden suyu ve bira bulunuyordu; hepsi buz gibiydi. Tek yapmanız gereken, aldıklarınızı bir yere not etmekti.

Pansiyonun diğer konukları ise Türk tatilciler. Aralarında, Almanya’dan gelen ve küçük çocuklarıyla tatil yapan Türk bir misafir işçi çift de var. Almanya’da yaşayan ve Almanca konuşan bu çift, diğer konuklardan bu yönleriyle ayrılıyor.

İşletmeci çiftle iletişimimizin çok kısıtlı olması üzücü; zira kendileri son derece nazik insanlar. İri yapılı o “Teyze” sürekli ortalığı temizliyor, ara sıra dostça omzuma dokunuyor, Ilona’nın Gauloises sigaralarını büyük bir keyifle içiyor ve Almanya’dan getirdiğimiz kahveye bayılmıştı. Yine de sonunda, o kahvenin tadını Türk kahvesi kadar beğenmedi.

Kahve şu sıralar karaborsada ancak çok yüksek fiyatlarla bulunabiliyor. Bu yüzden kahveye duydukları o büyük heves anlaşılabilirdi.

Bu sabah yeni aldığımız paletleri denedik. Artık yüzmek çocuk oyuncağı ve hepsinden önemlisi güvenli; ki bu da şart, çünkü dalgalar burada kayalara tüm şiddetiyle çarpıyor; üstelik kayalara binlerce deniz kestanesi tutunmuş durumda. O günden beri kayalardan denize cesurca atlıyor, ardından dik kaya çıkıntısındaki paslı demir merdivenden tırmanarak küçük yüzme platformuna geri çıkıyoruz. Orada hep baş başayız. Hayat güzel!

ANTALYA’YA VEDA

15 Temmuz 1979 Pazar – “Teyze”ye Veda

Sonunda, ağır bir kalple Antalya’ya ve “Teyze”ye veda ettik.

Türkiye’deki kaotik başlangıcımıza ve alışık olmadığımız ilk deneyimlere rağmen hedefimiz değişmemişti: Doğu Anadolu.

Çok sıcak bir gündü ve yolculuğa nasıl devam edeceğimizi hâlâ bilmiyorduk. Haliyle moralimiz de bozuktu. Sonunda, doğu yönündeki 700 kilometreyi aşkın mesafeyi otobüsle değil, gemiyle katetmeye karar verdik.

Türkiye Denizcilik İşletmeleri’nin, içinde başka pek çok yolcunun da bulunduğu o küçük ofisinde ise kimsenin durumu tam olarak bildiği yoktu; güvenilir bir bilgi almak zordu. Yaklaşık iki saatlik bir bekleyişin ardından, İskenderun gemisinde yer kalmadığı söylenerek bekleyen herkes geri gönderildi.

Sonunda yine de gemiye binebilmemizi, gemideki gezileri organize eden Hakan adında genç bir Türk’e borçluyduk. Aniden boşalan dört kişilik kamara, başta büyük bir şans eseri karşımıza çıktı ve bu yolculuğu yapabilmemizi mümkün kıldı. Buna karşılık, yaklaşık yedi ve dokuz yaşlarındaki iki yeğeni bize emanet edildi. Bizimle birlikte gelecek ve kamarayı bizimle paylaşacaklardı.

Antalya’dan gemiyle İskenderun’a giden Alexa Gade emanet edilen iki çocuk, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Ancak kamarayı ayarlayarak organizasyonun tamamını, bizden herhangi bir talep gelmeksizin Hakan üstlendi. Hakan’ın varlıklı ailesini ve diğer akrabalarını ziyaret edip çay içtik ve hamur işleri yedik. Ardından –tipik bir Türk usulüyle– sekiz kişi bir Audi 100’e doluşup iskeleye gittik. O andan itibaren Hakan bizim “tur rehberimiz” oldu ve günün akışını belirledi. Planlarından bizi haberdar etmiyordu; bu yüzden çoğu zaman neyi beklediğimizi ya da yolculuğun ne zaman devam edeceğini bilmiyorduk. Tek başımıza bir yerlere gitmemiz ise neredeyse imkânsızdı.

Gemi yolculuğunu ayarladığı için ona minnettardık ama bu, her ne pahasına olursa olsun onun kurallarına uymamız gerektiği anlamına gelmiyordu. Mersin’deki bir mola sırasında ortam gerildi; bir öğleden sonra gemiden tek başımıza inebilmek için önce Hakan’la tartışmak zorunda kaldık.

Yine de genel olarak gemi yolculuğundan keyif aldık. Özellikle son akşam hafızamızda yer etti. Başta kendi halimizde oturuyorduk, sonradan Hakan ve bazı mürettebat üyeleri de bize katıldı. Keyifli sohbetler ettik, bol bol güldük ve hep birlikte son derece neşeli bir akşam geçirdik.

İSKENDERUN

18 Temmuz 1979, Çarşamba – İskenderun

Antalya’ya ve o “Teyze”nin pansiyonuna varışımızın üzerinden bir haftadan fazla zaman geçti. Şu an İskenderun’dayız.

Bugünden bahsetmeden önce, Antalya’daki günlere şöyle bir geri dönüp bakıyorum:

Oradaki günler göz açıp kapayıncaya kadar geçip gitmişti. Her günümüz dopdolu geçiyordu: denize girip güneşlenmek, çevreyi keşfetmek, taksiyle Antalya’ya gitmek –zira “Pension Özgür” şehir merkezinin üç kilometre dışındaydı–, alışveriş yapmak, burada bile peşimizi inatla bırakmayan genç erkeklere karşı kendimizi savunmak, bir lokantaya uğrayıp buz gibi bir içecekle soluklanmak –ki gölgede 36 dereceyi bulan sıcakta buna çok sık ihtiyaç duyuyorduk– ve yemek hazırlayıp yemek.

İskenderun, posta kartı, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade arşivi

Antalya’ya yapılan o günlük geziler son derece yorucu ve sinir bozucuydu. Pansiyona geri döndüğümüzde genellikle derin bir oh çekerdik. Peşimizdekiler o kadar yüzsüzdü ki, bazen aynı dolmuşa binip pansiyona kadar bizimle gelirlerdi. Pansiyon sahibi onları bir sopayla kovalardı. İster yaya ister araçla olsun; Antalya’da sürekli takip ediliyor, laf atılıyor ve rahatsız ediliyorduk. Bu yüzden, sağımıza solumuza bakmadan şehrin içinde âdeta koştururduk.

Sürekli yakınlaşma çabaları bizi yıpratıyordu. Kızlar bize uygun bir Türkçe kelime öğretmişti: “Defol!” Antalya’da geçirdiğimiz günlerde bu kelime çok işimize yaradı. Hatta turizm danışma bürosundaki bir görevli bile bizi rahatsız etmişti. Daha sonra ofisinde bu durumu şikâyet ettiğimde özür diledi, ancak hiçbir şey yapmadığı konusunda ısrar edip durdu.

Türk kadınları toplum içinde asla tek başlarına dolaşmıyor, her zaman bir erkeğin eşliğinde hareket ediyorlardı. Böylece, yanlarındaki kişi küçük bir erkek çocuğu bile olsa, onun koruması altındaydılar. Bu durum tuvalete giderken bile kendini belli ediyordu: Kadınlara tuvalet kapısına kadar erkekler eşlik ediyor ve onlar dışarı çıkana kadar orada bekliyorlardı.

İskenderun Turizm Danışma Bürosu, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Biz ise kadınlar olarak tek başımıza ve bağımsız hareket etmeye alışkındık. Bu yüzden Türkiye’deki bazı erkekler, bize karşı her şeyi yapabileceklerini ve bize sahipsiz av muamelesi gösterebileceklerini sanıyorlardı. Bir kadına gösterilen saygının, görünüşe göre kadının kendisinden ziyade yanındaki erkeğe bağlı olduğunu görmek sinir bozucuydu.

Turizm bürosundaki o adamı akşam bir restoranda iki İsveçli kadınla birlikte gördük. Acaba o İsveçli kadınlar duruma ayak mı uydurmuşlardı? Sonuçta insan kendine bir “Büyük Arkadaş” seçebiliyordu ve onunla birlikteyken görünüşe göre daha fazla özgürlüğe sahip oluyordu. Bu koşullar altında, böyle bir refakatçi belki de hiç fena bir fikir değildi.

Bu yüzden Antalya’da, —tamamen tesadüf eseri mi desek?— karşılaştığımız uçak yolculuğu arkadaşlarımız Lütfü ve Ahmet ile bir kez daha dışarı çıktık. İkisi de “çok” nazikti ve açık bej rengi kıyafetleriyle dikkat çekici derecede zevkli görünüyorlardı. Ne yazık ki sadece Lütfü biraz İngilizce konuşabiliyordu; bu yüzden sohbet epey yorucu ve sıkıcı geçti. “Antalya Otel”in o meşhur, lüks diskosunda —ki giriş kişi başı 25 Alman Markıydı (600! Türk lirası) ve içeri sadece çiftler alınıyordu— iki adam bizi hiç vakit kaybetmeden kendi aralarında paylaştı: Ahmet Ilona’yı, Lütfü ise beni üstlendi. Ne var ki Lütfü rolünü fazlasıyla ciddiye aldı; benim hoşlanmayacağım derecede yoğun bir ilgi gösteriyordu bana. Bu yüzden geceyi erken noktalayıp taksiyle pansiyonumuza döndük.

Yine de, Antalya limanında –güya mühendis olarak çalıştıkları gemi olan– “Pionier”i gördüğümüzü sandığımızda, o ikisinin ardından biraz olsun hayıflandık.

Sonuçta, her birimiz için 360 lira karşılığında dört nefis balık kızartan ve şehre her gidişimizde dilini şaklatıp gözlerini deviren o “Teyze”nin de eksikliğini hissettik.

İskenderun Ayak Masaj Salonu, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Otelin diskosundan eve geç saatte döndüğümüzde, “Teyze” büyük bir endişeye kapılırdı. Ertesi sabah onun azarlamalarından ancak, onun için tamamen yabancı bir dünyada bulunmuş olmamız sayesinde kurtulabildik. Tam da o gün Başbakan Ecevit orayı ziyaret ediyordu; hatta televizyon bile bu ziyareti haber yapmıştı. Büyük bir yaygara koptu ve Bülent Ecevit’i hiç görmemiş olmamıza rağmen “Teyze” beni çaya davet etti.

Antalya’ya vardığımızda şehri bambaşka hayal etmiştim: Pek çok otel ve kalabalık turist kitleleri bekliyordum ama yanıldığım ortaya çıktı. Tatilciler havaalanından doğrudan tatil köylerine ve otel komplekslerine götürülüyordu. Çoğunlukla restoranlar, havuzlar ve eğlence olanakları gibi kendi altyapılarına sahip olan bu tesisler, genellikle Antalya şehir merkezinin dışında yer alıyordu. Tatilleri boyunca turistler, zorunlu bir şehir turu veya alışveriş gezisi için bir ya da iki kez otobüslerle Antalya’ya getiriliyordu.

Bu geziler genellikle baştan sona planlanmış ve organize edilmiş olurdu. Öyle ki, bazen otobüs dolusu tatilci bir pastaneye ya da lokantaya akın ederdi. Orada, en azından Türkçe “teşekkür ederim” veya “lütfen” demeye zahmet bile etmeden, yüksek sesle Almanca tavuk, patates kızartması ve bira siparişi verirlerdi.

Şehir dışındaki izole tatil köyleri ve uluslararası bir müşteri kitlesine sahip “Antalya Otel” sayılmazsa, doğrudan Antalya içindeki otel ve pansiyonlarda sadece Türk tatilciler konaklıyordu. Gerçi sayıları da pek fazla değildi. Buna bağlı olarak, eski şehir merkezinde ve liman bölgesindeki restoran ve kafe seçenekleri de oldukça sınırlıydı. Yine de oralarda sadece bir kez vakit geçirdik. Sürekli maruz kaldığımız “sarkıntılıklar”, o pitoresk sokakların, güzel ahşap evlerin ve küçük balıkçı limanının tadını gönül rahatlığıyla çıkarmamıza ne yazık ki engel oldu.

Antalya’nın tam ortasında, kayalık yamaçlar üzerindeki bir bahçede yer alan büyük bir “aile lokantası”ndan limana ve denize bakan güzel bir manzaramız vardı. Orada sık sık sıcaktan ve erkeklerden uzaklaşıp dinleniyor; çay içip börek yiyorduk. Tamamen klimalı olan “Antalya Otel”de de huzur buluyorduk. İnsanları izliyor, diğer konuklarla sohbet ediyor ve sonunda 50 lira karşılığında pansiyona dönüyorduk. Lobide geçirdiğimiz zamanlar bize iyi geliyordu; orada rahatça oturup etrafı seyredebiliyorduk. Sadece garsonlar zaman zaman bizimle iletişim kurmak için nafile girişimlerde bulunuyordu.

ERZİNCAN VE PÜLÜMÜR KARAGÖZ (GURIK) KÖYÜNE YOLCULUK

19 Temmuz 1979 Perşembe – Yarın doğuya doğru yolculuğumuza devam ediyoruz

Vakit akşama yaklaşıyor. Bugün İskenderun’daki “karma plaj”daydık. Gerçi ortamın gerçekten “karma” olduğu söylenemez; kadınlar sabahları, erkekler ise öğlen saatlerinde girebiliyor. Güneşlendik ama denize girmedik; çünkü su burada, liman yakınlarında inanılmaz derecede kirli ve iğrenç kokuyor.

Kadınların çoğu siyah giyinmiş, örtünmüş durumda ve suya da öylece, tamamen giyinik halde giriyorlar. Çoğu muhtemelen yüzme bilmiyor.

Atatürk Anıtı, İskenderun, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

Bir zamanlar – belki de Birinci Dünya Savaşı sırasında? – burada Almanlar bulunuyormuş. Arada sırada Almanca tabelalara rastlanıyor. Turist danışma bürosunun binasında “Fremdenverkehrsamt” (Turizm Ofisi) yazıyor; ayrıca küçük bir parkın ortasında üzerinde “Ayak Masajı” yazan bir otomat bulduk. Her şehirde karşımıza çıkan Atatürk heykeli elbette burada da var ve önünde büyük bir çelenk duruyor. İskenderun; kalabalık ailelere ve bir o kadar da büyük arabalara sahip zengin Suriyeliler ve Ürdünlüler için bir tatil beldesi.

Antalya ile kıyaslandığında İskenderun çok daha sakin. Şehir bize ferah ve modern bir izlenim veriyor. Geniş caddeler ve bulvarlar tatil beldesini boydan boya katediyor. Çok az araba görüyoruz; bu yüzden sokaklar çoğu zaman neredeyse boş ve oldukça geniş görünüyor. Bu açık ve ferah atmosfer özellikle dikkatimizi çekiyor.

Ama en güzeli de, takip edilmeden, laf atılmadan ya da rahatsız edilmeden burada özgürce dolaşabilmemiz. Şehri gönül rahatlığıyla keşfediyor; parklarda, sahil şeridinde ve kumsalda gezintiye çıkıyoruz. Geçtiğimiz günlerde yaşadıklarımızdan sonra, bu alışılmadık sakinlik bize gerçek bir dinlenme fırsatı sunuyor.

Yarın yola devam edip Erzincan yönündeki kalan 700 kilometrelik mesafeyi katetmeye başlayacağız. Hareket etmemizle birlikte, yolculuğumuzun sapmalar ve plansız karşılaşmalarla dolu ilk bölümü sona ermiş olacak. Önümüzde Yusuf’un köyüne giden yol ve dolayısıyla bambaşka bir etap uzanıyor. Bizi nelerin beklediğini çok merak ediyoruz.

AHMET AKSU’YLA TANIŞMA

Sonrasında neler oldu?

O akşam, akşam yemeği sırasında Ahmet Aksu ile tanıştık. Bu karşılaşma, Doğu Anadolu’ya doğru devam edecek yolculuğumuzun seyrini belirleyecek ve bizi nihayetinde Yusuf’un köyüne götürecekti.

Alexa Gade’in arkadaşı Ilona’yla birlikte ziyaret ettiği Erzincan Demirpınar (Sorperan) köyü, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade
Nermin Arı, Pülümür Karagöz (Gurık) köyü, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade
Serdar Arı, Pülümür Karagöz (Gurık) köyü, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade
Erzincan Demirpınar (Sorperan) köyünün mutlu çocuğu, 1979. Fotoğraf: Alexa Gade

KAYNAK:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir