ALİ RIZA ASLAN
Salördek köyünün Kewl Mahallesi’nde insanların vazgeçemedikleri değerlerden biri, inanç önderleri olan rehberleri ve pirleriydi.
Ben de sizlere rehberimiz Şah İsmail Öznur’un ölümüne ilişkin hatıramı anlatacağım.

Şah İsmail Öznur (1888-1955), Derviş Cemal Ocağı’na bağlı bir rehberdi. Çayırlı Gelinpınar (Gelinpertek) köyündendi. Yıl 1954’tü. Rehberler genellikle sonbahar aylarında taliplerini ziyaret ederlerdi. Bunun nedeni, o dönemde ulaşımın en uygun zamanının sonbahar olmasıydı. Kış aylarında yoğun kar yağar, insanlar evlerinden çıkmakta büyük güçlük çekerdi.

Sonbaharda, özellikle ekim ayının ortalarında, köye ulaşan yollar kar nedeniyle daralır, ancak tek kişinin geçebileceği kadar bir açıklık kalırdı. Rehber köye geldiğinde, yediden yetmişe herkes onu karşılamaya giderdi. Yolun tek kişilik olması ve karın yer yer iki metreyi bulması nedeniyle büyük bir kalabalık oluşurdu.
Şah İsmail Öznur bu durumdan rahatsız olur ve şöyle derdi:
“Artık beni karşılamaya gelenler yolun yarısına kadar gelsinler. Sağ taraftaki Ape Hıdıre Mıstafa’nın (Hıdır Arslan) armudunun yanında niyazlarını edip geri dönsünler.”

Bununla hem kalabalığı önlemek isterdi hem de o noktadan Tume Hızır ve ağacını görmek mümkündü. Ona göre bu niyaz, hem Hızır’a hem de onun vekili olan rehbere yapılmış sayılırdı.
Şah İsmail köye geldiğinde ziyaretlerine her zaman Kewl’deki Aslan ailesinden başlardı. O yıl da aynı geleneği sürdürerek ekim ayında köye geldi ve burada konakladı. Konaklayacağı ev, genellikle ailenin yaşça büyük ve saygın kişilerinden birinin evi olurdu.
Talip ziyaretlerinde hiçbir haneyi atlamazdı. Hastalık, ölüm, doğum ve düğün gibi aileyi ilgilendiren her olayla yakından ilgilenir, bütün evlere uğrardı.

Rehberin geldiği evlere çevredeki komşular da davet edilirdi. Her aile elinde bir tasla gelir; evinde ne varsa, ceviz, meyve ya da niyaz olarak hazırladığı lokmayı getirirdi. Gelen her lokma dua ile kabul edilir ve ev sahibi tarafından muhafaza edilirdi.
Komşular toplandıktan sonra muhabbet başlardı. Bazı dedeler cem yürütürken, bazıları yalnızca muhabbet meclisi kurardı. Çünkü cem bağlamak her dedeye verilmiş bir yetki değildi.

Bizim yöremizde yapılan toplantılarda rehberin yanında bir de zakir bulunurdu. Zakir beyitler okur, saz eşliğinde inanç içerikli deyişler söylerdi. Bu buluşmalar zaman zaman cem havasında geçerdi. Saz ve söz eşliğinde yürütülen bu erkânda insanlar secdeye gelir, duaların ardından süpürgeci görevini yerine getirir ve tören son bulurdu.

Taliplerin ekonomik durumuna göre kimi kurban keser, kimi şir ya da zervet hazırlar, misafirlerini ağırlardı. Kurban kesilmişse hayvanın bacağının alt kısmı bütün olarak pişirilir, akşam bir parçası ekmeğe sarılarak dedenin önüne konulurdu. Dede de ertesi gün hangi talibine gidecekse o parçayı yufka ekmeğe sararak ona verirdi. Böylece ertesi günün konağı da belli olmuş olurdu.

Dedenin tabağı her zaman biraz daha dolu hazırlanırdı. Ancak dede, kendi tabağındaki etlerden sofrada bulunmayan ev sahiplerine pay ayırır, yufkanın içine koyarak onlara gönderirdi.
Daha sonra getirilen lokmalar dağıtılırdı. Bu işi köyde en iyi yapan kişilere verirlerdi. Bunun iki nedeni vardı: Birincisi okunacak dua, ikincisi ise lokmaların adaletli biçimde dağıtılması.
Kewl’de bu görevi en güzel yapanlar Ape Hıdıre Mıstafa ile Ape Hıdıre Hemede Qek idi. Dağıtım sırasında şu sözleri okurlardı:
“Gazi gazi, Dağıttım bu niyazı, Elimde yoktur tohtula terazi, Herkes hakkına oldu mu razı?”
Bu sözler üç kez tekrarlanır, lokma alanlar da:
“Biz razıyız, Hak razı olsun.” diye karşılık verirlerdi.
Şah lokması verilene kadar hiç kimse lokmasına dokunmazdı. Kurala uymayanlar ise durumlarına göre cezalandırılırdı. Varlıklı kişilerden kurban kesmeleri ya da ertesi günkü konakta kullanılmak üzere yiyecek getirmeleri istenirdi.

Ertesi sabah ev sahibi ve ailesi dara durur, rehberden gülbenk alırlardı. Her talip gücü oranında rehbere çıralık verirdi. Bu tamamen gönüllülük esasına dayanırdı; belirlenmiş bir miktar yoktu. Rehberin yanında bulunan diğer görevlilere de köçek hakkı verilirdi.
Rehber, gülbenk vermeden önce ev sahibine:
“Evin içinde birbirinizden razı mısınız? Herhangi bir şikâyetiniz var mı?” diye sorardı.
Olumlu cevap alırsa bu kez:
“Komşularınızla aranızda bir kırgınlık ya da sorun var mı?” sorusunu yöneltirdi.
Eğer bir sorun varsa tarafları bir araya getirir, uzlaştırmaya çalışırdı. Çoğu mesele de bu şekilde çözüme kavuşurdu.

İnanç önderleri uzak bölgelerde yaşıyorsa taliplerinden birini vekil tayin ederlerdi. Bu kişiler toplum içinde saygı gören insanlar arasından seçilirdi. Çözülemeyen meseleler de onların aracılığıyla rehbere iletilirdi. Belki de bu yüzden sorunların büyük bölümü kendi içinde çözülür, mahkemelere çok az iş düşerdi.
Şimdi yeniden rahmetli Şah İsmail Öznur’a dönelim.
Taliplerini ziyaret etmek üzere hazırlık yaptığı sırada eşi İzzet Öznur da (1895-1976) kendisiyle gelmek istediğini söyler. Gelenek gereği rehberler genellikle yalnızca zakirleriyle birlikte yolculuk ederlerdi. Bu nedenle Şah İsmail bu isteğe pek sıcak bakmaz.
Ancak İzzet Hanım kararlıdır. Evdekilerin de ısrarıyla Şah İsmail sonunda:
“Tamam, gelebilirsin. Fakat gidişte birlikte oluruz, dönüşün yalnız olacaktır.” der.
İzzet Hanım ise bu sözün anlamını ya anlamaz ya da anlamak istemez ve birlikte yola çıkarlar.

Köylerdeki ziyaretleri sırasında Şah İsmail rahatsızlanır. Doktora götürülür, muayene edilir ve ardından ziyaretlerine devam eder. Salördek’teki taliplerinden sonra Çatalyaka köyündeki Düzgün ve Doğan ailelerini, Göl mezrasındaki Dikme ailesini ziyaret eder.
Ancak sağlık durumu yeniden kötüleşir ve tekrar doktora götürülür. Daha sonra yeniden Salördek’in Kewl mezrasına döner.

Bir gün talipleri ona:
“Bir gün Hakk’a yürüseniz, nerede defnedilmek istersiniz?” diye sorarlar.
Şah İsmail ise mevcut mezarlığı beğenmediğini söyler. Aslan ailesinin çeper yolundaki eski mezarları göstererek:
“Oradan bütün hayvanlar geçiyor. Ben oraya gömülmek istemem.” der.
Bunun üzerine yeni bir mezarlık yeri arayışı başlar. Şiya Gevre’nin arkasındaki yer konuşulur; ancak su bulunmaması ve toprağın sert olması nedeniyle uygun görülmez.

Sonunda bugün Hag Mezarlığı olarak bilinen yeri işaret eder:
“Orası güzel bir yerdir. Ulu ağaçları ve suyu vardır. Toprağı yumuşaktır, mezar kazmak zorluk çıkarmaz. Ayrıca orası eski bir inanç mekânıdır.” der.
Talipleri de bu görüşü kabul eder.

Konuşmalar sırasında:
“Babanız Çatalyaka’nın Göl mezrasında yatıyor. Siz de oraya gömülmek istemez misiniz?” diye sorulur.
Şah İsmail ise:
“Hayır. Babam orada kalsın, beni burada defnedin.” cevabını verir.
Aradan aylar geçer. 1955 yılında Şah İsmail Öznur Hakk’a yürür.

Bütün talipleri toplanır. Denzek’teki talipleri, Düzgünler ve Doğanlar onun kendi bölgelerinde defnedilmesini ister. Göl mezrasındakiler ise babasının yanına gömülmesini savunur.
Ancak Keko ailesi onun vasiyetini hatırlatır:
“Rehberimiz beni Hag’a defnedin demişti.”
Bunun üzerine tartışmalar sona erer ve vasiyet yerine getirilir. Hag Mezarlığı’nda bir çevirmeli alan hazırlanır, Şah İsmail buraya defnedilir ve mezarın etrafı çevrilir. Ayrıca yanına bir mezar yeri daha bırakılır.

Böylece Hag Mezarlığı dönemi başlamış olur. Eski mezarlık zamanla terk edilir. Bugün o eski mezarlardan hiçbirini tanımak mümkün değildir. Benim tahminime göre orada yaklaşık yirmi iki mezar bulunuyordu.
Şah İsmail’in vefatından sonra aralarında Uzun Ali olarak bilinen Ali Doğan’ın da bulunduğu birkaç kişi Tercan’daki köyüne gider ve eşi İzzet Hanım’ı Salördek’e davet eder.

Benim babaannem Ğeyal Ayaz Aslan (1880-1955) ise sık sık dua ederken:
“Oli Hızır, rehberimin yanını bana nasip et. Canımı al ve beni onun yanına gömsünler.” derdi.
Bu sözler, onun inancına ve rehberine duyduğu bağlılığın açık bir göstergesiydi.
İlginçtir ki Şah İsmail’in eşi İzzet Hanım 1976 yılında taliplerini ziyaret etmek için köye geldi. O günlerde ağabeyim Kazım Aslan fotoğrafını çekmişti. Aynı yıl mayıs ayında Salördek Deresi’ne atlayarak yaşamına son verdiği haberini aldık.
Bugün Hag Mezarlığı’ndaki ilk mezar Şah İsmail Öznur’a, ikinci mezar ise babaannem Ğeyal Ayaz Aslan’a aittir.

Bununla ilgili olarak Mustafa’nın oğlu Kamer Arslan’ın da ilginç bir sözü vardı. Babaannem her defasında rehberin yanına gömülmek istediğini söylediğinde:
“Boşuna kendini yorma. Rehberin yanı benimdir. Ben bu ailenin en yaşlısıyım.” derdi.

Aynı yıl, 1955’te, babam Hüseyin Aslan Kewl’deki evimizin temelini atıyordu. O sırada babaannem rahatsızlandı. Babam ve ustalar iki kez işi bırakıp onun yanına geldiler. Her seferinde:
“Benim bir şeyim yok, gidin işinizin başına.” diyerek onları geri gönderdi.
Ancak üçüncü gelişlerinde babaannem Hakk’a yürümüştü.
Ben o zamanlar altı yaşlarındaydım. Çok şey hatırlamıyorum. Fakat babaannemin son nefesini verdiği odada bulunduğumu hatırlıyorum. Ali Aslan amcamın evinde Hakk’a yürümüştü.

Daha sonra halam Gülüzar Aslan Fırat geldi. Meydanın ortasında bir yatak seriliydi ve babaannem onun içinde yatıyordu. Halam içeri girer girmez yorganı kaldırdı, ayaklarını öperek gözyaşları içinde vedalaştı. O ana bizzat tanıklık ettim.
Huzur içinde uyusunlar…
*Bu çalışma, Ali Rıza Aslan tarafından 22 Nisan 2020’de kaleme alınmıştır.