PROF. DR. ÜLKÜ ÖZBEY

PROF. DR. ÜLKÜ ÖZBEY

(Munzur Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı)

Palu’dan Pülümür’e: Fırat Havzası’nda Sofranın ve Toprağın Hafızası

Kökleri Elazığ’ın kadim topraklarına uzanan, mesaisini ve kalbini Fırat Havzası’nın bu eşsiz coğrafyasına vermiş bir akademisyen olarak yaklaşık on üç yıldır Tunceli’de, Munzur Üniversitesi çatısı altında görev yapmanın onurunu ve sorumluluğunu taşıyorum.

Elazığ’da doğmuş, hayatının önemli bir bölümünü bu toprakların kültürüyle yoğurmuş biri olarak bugün Tunceli’de akademik ve idari sorumluluk üstleniyorum. Bu nedenle Elazığ ile Tunceli arasındaki bağı yalnızca coğrafi bir yakınlık olarak değil; ortak bir medeniyet havzasının, ortak bir kültürel hafızanın ve birbirini tamamlayan bir ekonomik potansiyelin parçası olarak görüyorum.

Elazığ Son Söz’de daha önce kaleme aldığım “Bütünsel Şifa Ekosistemi Olarak Bölgesel Kalkınma ve Turizm Vizyonu”, “Akıl Manifestosu: Fırat Havzasında Sürdürülebilir Yerel Potansiyel” ve “Geçmişin Hafızası, Geleceğe Turizm Rotası: Gastronomi ve Yerel Değerler” başlıklı yazılarımda da sıkça vurguladığım gibi, bu coğrafyanın geleceği; sahip olduğumuz yerel değerleri nasıl koruyacağımız, görünür kılacağımız ve sürdürülebilir bir kalkınma anlayışı içerisinde nasıl değerlendireceğimiz sorusunun cevabında yatıyor.

Üniversitemizin şehri kucaklayan vizyonuyla büyümesine şahit olurken, Tunceli’nin yerel değerlerinin her geçen gün hak ettiği değeri bulması da benim için ayrıca mutluluk verici.

Elazığ’da gerçekleştirilen Bölgesel Turizm Çalıştayı, işte bu açıdan benim için ayrıca anlamlıydı. Kültür ve Turizm Bakanımız Sayın Mehmet Nuri Ersoy’un teşrifleriyle gerçekleştirilen çalıştayda; doğa, inanç, gastronomi, kış, kültür turizmi ile dijital turizm ve pazarlama gibi başlıklar üzerinden bölgenin turizm potansiyeli ele alındı.

Ancak çalıştayın benim açımdan en kıymetli mesajlarından biri, turizme artık yalnızca tek tek şehirler veya tekil destinasyonlar üzerinden bakmak yerine, birbirini tamamlayan bölgesel rotalar perspektifiyle yaklaşılması gerektiği düşüncesiydi.

Bu yaklaşım, benim uzun süredir Fırat Havzası üzerinden dile getirdiğim bölgesel kalkınma vizyonuyla da büyük bir uyum taşıyor.

Çünkü bir şehrin turizm potansiyeli yalnızca kendi sınırları içerisinde düşünülmemeli. Tarih, kültür, doğa, gastronomi, spor, üretim ve insan emeği; komşu şehirleri birbirine bağlayan ortak bir hikâyenin parçalarıdır.

Tam da bu nedenle Elazığ’daki çalıştayın ardından Tunceli’de gerçekleştirilen Pülümür Yer Altı Kaynak Tuzu Coğrafi İşaret Tescil Belgesi Takdim Töreni, benim için bu bölgesel vizyonun somut bir devamı niteliğindeydi.

Tunceli Ticaret ve Sanayi Odamızın değerli katkıları ve Tunceli Valiliğimizin himayelerinde gerçekleştirilen törende, Pülümür’ün yer altı kaynaklarından elde edilen doğal tuzunun coğrafi işaretle kayıt altına alınmış olması, yalnızca bir ürünün tescil edilmesi anlamına gelmiyordu.

Aslında tescil edilen yalnızca bir ürün değil; o ürünün arkasındaki coğrafya, emek, üretim bilgisi ve yaşam kültürüdür.

Tunceli Valimiz Sayın Şefik Aygöl’ün himayelerinde ve Türk Patent ve Marka Kurumu Başkanı Prof. Dr. Muhammed Zeki Durak’ın teşrifleriyle gerçekleştirilen törende kamu, yerel yönetim, akademi, ticaret ve üretim dünyasının farklı temsilcilerini bir arada görmek, bu ortaklığın gücünü ortaya koyuyordu.

Ben de Munzur Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı olarak bu anlamlı buluşmada yer almaktan ve bu sürecin farklı paydaşlarıyla bir araya gelmekten büyük memnuniyet duydum. Ancak benim için törenin en kıymetli taraflarından biri, resmî programın ötesinde üreticilerle ve bu sürecin farklı aktörleriyle kurulan temaslardı.

Göneli Doğal Kaynak Tuzu İşletmesi’nden üreticimiz Mustafa Yıldız ve değerli eşi Nurşen Yıldız Hanımefendi ile gerçekleştirdiğimiz sohbet, yerel üretimin arkasındaki emeği ve sahiplenme duygusunu yakından görmem açısından oldukça anlamlıydı. 

Yerel ürünlerin geleceğe taşınabilmesi için yalnızca tescil mekanizmasının değil, üreticinin deneyiminin, emeğinin ve ürününe duyduğu aidiyetin de korunması gerekiyor.

Törende TOBB Uzmanı Sayın Aslı Parmak ile coğrafi işaretler üzerine gerçekleştirdiğimiz sohbet de benim açımdan ayrıca değerliydi. Coğrafi işaretlerin yalnızca hukuki bir kayıt olmadığını; üretimden standardizasyona, denetimden markalaşmaya, tanıtımdan ekonomik değere kadar uzanan çok boyutlu bir sürecin başlangıcı olduğunu bir kez daha düşündürdü.

Bu anlamlı günde, Pülümür Tuzu’nun tescil sürecine emek veren, aynı zamanda Munzur’un dalgalarıyla kucaklaşan Munzur Kürek Kulübü’nde birlikte kürek çektiğimiz spor arkadaşım, Tunceli İl Tarım ve Orman Müdürlüğü Ziraat Mühendisi Eren Turan’ın da plaketle takdir edilmesi benim için ayrıca gurur vericiydi.

Tören vesilesiyle yerel üreticilerimizle bir araya gelmek, orada bulunmamı isteyen paydaşlarla kucaklaşmak ve hasbihal etmek gerçekten paha biçilemezdi.

Balaban Tuz ve Munzur Tuz ile tescil standartlarının korunmasına yönelik imzalanan protokoller ise bana göre sürecin bundan sonraki aşaması açısından ayrıca önem taşıyor.

Çünkü coğrafi işaretin asıl hikâyesi, tescil belgesinin alınmasıyla değil; tescilden sonra başlıyor.

Tescilin ardından üretim standartlarının korunması, denetim mekanizmalarının etkin işletilmesi, doğru ambalajlama, markalaşma, e-ticaret kanallarının kullanılması ve ürünün gastronomi turizmiyle buluşturulması gerekiyor.

Palu’dan Pülümür’e…

Elazığ’da gerçekleştirilen Bölgesel Turizm Çalıştayı ile Tunceli’de Pülümür Yer Altı Kaynak Tuzu’nun tescil belgesinin takdim edilmesini aynı bölgesel hikâyenin iki farklı durağı olarak görüyorum.

Çünkü Elazığ’ın Palu Tavası ile güçlenen gastronomik kimliği ve Tunceli’nin Pülümür Yer Altı Kaynak Tuzu gibi yerel değerleri, birbirinden bağımsız ürünler olarak değil, aynı coğrafyanın birbirini tamamlayan unsurları olarak ele alınabilir.

Palu’dan Pülümür’e uzanan hat, yalnızca iki ilçeyi değil; sofrayı, toprağı, tarihi, doğayı, kültürü, üreticiyi ve insan emeğini birbirine bağlayan bir turizm rotasının başlangıç noktalarından biri olabilir.

Elazığ’da konuşulan bölgesel turizm destinasyonları ile Tunceli’de coğrafi işaretle kayıt altına alınan yerel değerleri aynı havzanın parçaları olarak düşündüğümüzde, önümüzde çok daha geniş bir potansiyel beliriyor.

Artık tek tek turistik noktaları değil, birbirini besleyen destinasyonları; tek tek ürünleri değil, o ürünleri yaşatan kültürel ve ekonomik ekosistemi konuşmanın zamanı gelmiştir.

Çünkü bir destinasyon yalnızca bir tarihî yapıdan, bir doğal güzellikten veya bir yemekten ibaret değildir.

Bir destinasyon; o coğrafyanın hikâyesidir. Tarihiyle, doğasıyla, mutfağıyla, üreticisiyle, kadınıyla, genciyle, akademisiyle, sporcusuyla ve insanıyla bir bütündür.

Bu nedenle Elazığ ve Tunceli’yi birbirinden bağımsız turizm merkezleri olarak değil, Fırat Havzası’nın ortak hikâyesini anlatan birbirini tamamlayan duraklar olarak düşünmeliyiz.

Sofradaki ürün, coğrafyanın hafızasıdır. Yüzyıllardır bu dağların eteklerinde üretilen ve kuşaktan kuşağa aktarılan yerel değerleri düşündüğümüzde, coğrafi işaretlerin neden önemli olduğunu daha iyi anlayabiliriz.

Tunceli denildiğinde akla yalnızca sarp dağlar değil; Pülümür Yer Altı Kaynak Tuzu, Tunceli Dağ Sarımsağı (Allium tuncelianum), yöresel ballar, Ulukale’nin beyaz dut kurusu, dutlu kömbe, Sorik çorbası ve Niyazi gibi zengin bir mutfak ve üretim kültürü de gelmelidir.

Tören sırasında masalarda sunulan dutlu kömbe ve Sorik çorbası gibi yöresel lezzetlerin yanı sıra, Ulukale beyaz dut kurusu, Pülümür tuzu, Tunceli Dağ Sarımsağı ve Tunceli balının özenli ambalajlarla sunulması da bu değerlerin geleneksel tüketimin ötesinde ekonomik bir ürüne dönüşebilme potansiyelini gösteriyordu.

Özellikle Tunceli Kadın Girişim Kooperatifi Başkanı Yıldız Gündüz Polat’ın kooperatif ürünleriyle törende yer alması, kadın emeğinin ve girişimciliğinin yerel kalkınmadaki rolünü bir kez daha görünür kıldı.

Çünkü bir ürünün sofraya gelmesi yalnızca üretimle tamamlanmıyor.

Hazırlanması, işlenmesi, paketlenmesi, tanıtılması ve pazara ulaştırılması da emeğin bir parçası.

Bu noktada kadın kooperatifleri, yerel üretimin ekonomik değer kazanmasının yanı sıra sosyal kalkınmanın da önemli aktörleri hâline geliyor.

Niyaz gibi hamurla hazırlanan, kendine özgü yapımı ve lezzetiyle sofralarda yer bulan yöresel yemekler de gastronomik hafızamızın ne kadar zengin olduğunu gösteriyor.

Kimi yöresel lezzetler vardır ki yalnızca doyurmaz; insana bir lokma daha alma isteği veren kendine özgü bir sıcaklık taşır.

Fakat bu değerleri yalnızca tüketilecek yiyecekler olarak görmemeliyiz.

Onların arkasındaki hikâyeyi, üretim biçimini, kullanılan malzemeyi, emeği ve kültürel aktarımı da korumalıyız.

Çünkü mutfak kültürü yalnızca tariflerden oluşmaz. Bir toplumun yaşam biçiminin nesilden nesile aktarılma yollarından biridir.

Üniversite, yerel bilgi ve geleceğin kalkınma modeli

Sağlık bilimleri açısından baktığımızda da konu yalnızca ürün tanıtımı değildir.

Yerel üretim, sağlıklı yaşam kültürü, gıda güvenliği, sürdürülebilirlik, toplum sağlığı ve yaşam kalitesi arasında güçlü bağlar bulunmaktadır.

Üniversitelerin görevi de tam burada başlıyor: Sahadaki yerel bilgiyi bilimsel bilgiyle buluşturmak ve bölgenin sahip olduğu potansiyelin daha nitelikli biçimde değerlendirilmesine katkı sunmak.

Sağlık Bilimleri Fakültesi Dekanı olarak yürüttüğümüz çalışmaların merkezinde de bilgiyi sahaya indirmek, toplumla buluşturmak ve kuşaklar arası bilgi aktarımını güçlendirmek bulunuyor.

Bu anlayışla yürütülen 60+ Tazelenme Üniversitesi gibi çalışmalar da bu ekosistemin sosyal boyutunu tamamlayan önemli örneklerden biridir.

Çünkü sürdürülebilir kalkınma yalnızca ekonomik büyüme değildir.

Kuşaklar arası bilgi aktarımı, sosyal katılım, sağlıklı yaşam kültürü ve yerel hafızanın yaşatılması da kalkınmanın ayrılmaz parçalarıdır.

FIRAT HAVZASI’NIN ORTAK HİKÂYESİ

Elazığ ile Tunceli bu açıdan birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki komşu şehir olmanın ötesinde, Fırat Havzası’nın ortak kültürel ve ekonomik hafızasının iki önemli durağıdır.

İdari sınırlar; mutfağı, üretim kültürünü, insan ilişkilerini ve ortak hafızayı birbirinden ayırmaz.

Bugün ihtiyacımız olan şey; gastronomi, turizm, sağlık, tarım, kültür, spor ve kadın girişimciliğini aynı bölgesel kalkınma perspektifinde buluşturabilmektir.

Elazığ’da gerçekleştirilen Bölgesel Turizm Çalıştayı’nda ortaya konulan bölgesel rota yaklaşımı ile Tunceli’de coğrafi işaretle kayıt altına alınan yerel değerleri yan yana koyduğumuzda, aslında önümüzde yeni bir fırsat alanı olduğunu görüyoruz.

Palu Tavası’ndan Pülümür’ün doğal kaynak tuzuna, Harput’un tarihinden Munzur’un doğasına uzanan bir rota; gastronomiyi, kültürü, doğayı, spor turizmini, yerel üretimi ve sağlıklı yaşam anlayışını aynı bölgesel vizyon içerisinde buluşturabilir.

Belki de artık şu soruyu daha sık sormalıyız:

Fırat Havzası’nın bize sunduğu değerleri yalnızca tüketilecek ürünler olarak mı göreceğiz, yoksa onları geleceğin bölgesel kalkınma hikâyesinin temel taşları hâline mi getireceğiz?

Ben ikinci seçeneğin mümkün olduğuna inanıyorum.

Çünkü bu toprakların yalnızca ürünleri değil, hikâyeleri de değerlidir.

Palu’nun tavasından Pülümür’ün tuzuna, Harput’un tarihinden Munzur’un doğasına kadar uzanan bu hikâye; doğru bakıldığında yalnızca geçmişi anlatmaz.

Geleceğin rotasını da gösterir.

Değerli okurlarım, Pülümür’ün ve Tunceli’nin lezzetlerini keşfettiniz mi? Yorumlarda buluşalım.

Çünkü bazen bir yörenin hikâyesini en iyi anlatan şey, uzun cümleler değil; bir sofranın etrafında paylaşılan tek bir lokmadır.

Çünkü toprak bize miras kalmadı; gelecek kuşaklardan emanet aldık.

KAYNAK:

https://www.elazigsonsoz.com/yazi/profdrulku-ozbey/palu-dan-pulumur-e-firat-havzasi-nda-sofranin-ve-topragin-hafizasi/2047

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir