MUSTAFA PALA

MUSTAFA PALA

Akran Zorbalığından Akran Katliamına

14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesindeki Ahmet Koyuncu Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi’nin eski öğrencisi Ömer Ket, pompalı av tüfeği ile okula saldırıda bulunda. Olayda üçü ağır toplam on altı kişi yaralandı. 15 Nisan’da Kahramanmaraş’ın Onikişubat ilçesindeki Ayser Çalık Ortaokulu’nun 14 yaşındaki erkek öğrencisi İsa Aras Mersinli, yanında getirdiği yedi şarjör ve beş tabanca ile saldırdığı okulunda sekiz öğrenci ile matematik öğretmenini öldürdü, 13 kişiyi yaraladı.

Bu son cinayetle birlikte okullarımızda yaşanmakta olan akran zorbalıklarının, nitelik değiştirerek zorbalıktan katilliğe sıçradığını görüyoruz. Bir veya birden fazla çocuğun, kendi yaş grubundaki daha güçsüz gördükleri bir çocuğa kasıtlı ve tekrarlayan şekilde fiziksel, sözel veya siber medya yoluyla zarar vermesi biçiminde ortaya çıkan akran zorbalıklarının; bir veya birkaç öğrencinin, bir veya birkaç öğrenciyi, öğretmeni, okul çalışanını taammüden öldürmesiyle sonuçlanan cinayetlere dönüştüğü anlaşılıyor.

Görsel, yapay zekâ ürünü.

Çocuğu Anlamak

O halde, okul güvenliği sorununu çoktan aşmış olguyu sosyolojik, pedagojik ve sibernetik düzlemde yeniden tanımlamamız, nedenlerini görmeye çalışmamız ve çözümlerini düşünmemiz gerekiyor. Öncelikle tek bir disiplin çerçevesinde açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok katmanlı bir olgu olan “çocuk” kavramını, ilgili birkaç disiplin içinde anlamlandırmamız gerekiyor. Kavramı biyoloji olgunlaşmakta olan bir organizma, sosyoloji toplumsal bir inşa, psikoloji gelişen bir özne, felsefe ahlaki statüsü tartışılan bir varlık, pedagoji ise dönüştürülmesi gereken bir potansiyel olarak kavrıyor. Bu çoğul bakış, bütüncül ve insan haklarına dayalı bir çocuk anlayışına zemin hazırlıyor.

İnsanlık tarihinin büyük bölümünde “çocuk” ayrı bir kategori olarak görülmedi. Philippe Ariès’in “Eski Rejim Altındaki Çocuk ve Aile Hayatı, Paris, 1962) adlı çalışmasında belgelediği üzere, Orta çağ Avrupa’sında yürümeye başlayan bir çocuk küçük bir yetişkin gibi giydirilir, tarlada ya da atölyede çalıştırılır ve resimlerde orantısız biçimde betimleniyordu. Çocukluğun ayrı ve korunmaya muhtaç bir dönem olarak anlaşılması, büyük ölçüde 18. yüzyılın Aydınlanma düşüncesi ve ardından gelen sanayileşme sürecinin bir ürünü oluyor.

Günümüzdeyse “çocuk” kavramı hukuki, bilimsel ve kültürel açıdan tartışılmaya devam ediyor. Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme (1989) 18 yaş altını çocuk olarak tanımlarken, farklı ülkeler ve kültürler bu sınırı farklı çiziyor. Neil Postman’ın dediği gibi çocukluk, toplumların kendilerini anlamasının bir aynasıdır ve çocuğa bakış açısı, o toplumun insan doğasına, geleceğe, iktidara ilişkin varsayımlarını açığa çıkarıyor (Çocukluğun Ortadan Kalkması, 1982).

Farklı Disiplinler Ne Diyor?

Farklı disiplinler çocuğu farklı eksenlerden ele almakla birlikte, birbirini dışlamıyor aksine tamamlayıcı bir bütün oluşturuyor: Biyoloji çocuğu, kritik dönemler, evrimsel adaptasyon, olgunlaşmakta olan organizma odağında nörobiyolojik gelişim süreci; sosyoloji kültürel inşa, eşitsizlikler, sosyalleşme sürecinde toplumsal bir aktör; psikoloji bilişsel evreler, bağlanma, duygusal düzenleme içinde gelişen özne; felsefe haklar, özerklik, babalık (paternalizm) bağlamında ahlaki statüsü tartışılan varlık; pedagoji öğrenme ortamı, eğitim amacı, öğretmen-çocuk ilişkisi odağında dönüşebilir potansiyel olarak ele alıyor. Bu disiplinler arasındaki gerilim noktaları, “çocuk” kavramı için verimli düşünce kaynakları oluşturuyor.

Sonuç olarak “çocuk” kavramı, tek bir disiplinin tekeline giremeyecek kadar zengin ve karmaşık bir insanlık olgusu olarak karşımızda duruyor. Biyoloji bize çocuğun bedensel ve sinir sisteminin sınırlılıkları ile potansiyelini tanıtıyor; sosyoloji çocukluğun evrensel bir gerçeklik değil, tarihsel ve kültürel bir inşa olduğunu hatırlatıyor; psikoloji gelişimin içsel dinamiklerini ve erken deneyimlerin uzun vadeli izlerini belgeliyor; felsefe çocuğun ahlaki statüsü ve hakları konusundaki temel soruları sormaya devam ediyor; pedagoji ise tüm bu bilgiyi, belirli bir standardı, kuralı veya normu ifade eden, “olması gereken” veya “ideal olan” üzerine odaklanan kural koyucu bir soruya, “Çocukları nasıl yetiştirmeliyiz?” sorusuna dönüştürüyor.

Dijital Pandemi: İncel ve Manosfer Virüsü

“İncel” kavramı, İngilizce “involuntarily” (istemsiz) ve “celibate” (bekârlık) sözcüklerinin kısaltması ve “istem dışı bekâr” anlamına geliyor. Kavram, özellikle cinsel ve romantik ilişkilerde başarı elde edemeyen bireyleri tanımlamak için kullanılırken, zamanla çevrim içi topluluklarda kendine has bir anlam kazanıyor. “Manosfer” de öyle, İngilizce “man” (erkek) ve “sphere”den (küre) oluşan bileşik sözcük. “Erküre”, yani erkek atmosferi mecazi olarak erkeklik kültürüne işaret ediyor. 1990’ların sonu ile 2000’lerin başlarında nispeten küçük çevrimiçi topluluklar olarak doğuyor, sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte küresel ölçekte örgütlü ideolojik hareketlere dönüşüyor.

2018 yılında Kanada’nın Toronto şehrinde Alek Minassian adlı bir genç, kiralık bir araçla kaldırıma çıkarak 10 kişiyi öldürüyor. Saldırıdan hemen önce sosyal medyada “İncel isyanı başlıyor!” yazan bir mesaj paylaşıyor. Bu trajik olay, onlarca yıldır çevrimiçi platformlarda örgütlenen ama kamuoyunun büyük ölçüde farkında olmadığı bir ideolojik hareketi dünya gündemine taşıyor.

İncel ve manosfer kültürünün çocuklar ve gençler üzerindeki etkisi; sosyoloji, psikoloji, pedagoji ve dijital medya araştırmalarının kesişim noktasında duruyor. Algoritmaların milyonlarca ergen erkekle bu içerikleri buluşturduğu günümüzde, söz konusu ideolojileri anlamak ve karşı stratejiler geliştirmek artık akademik bir zorunluluktan öte, toplumsal bir öncelik taşıyor; çünkü örneğin 2023’te ABD’li genç erkeklerin %38’i manosfer içeriğe maruz kaldığını bildiriyor. 2014–2023 arasında incel güdümlü saldırılarda faillerin ortalama yaşın 14, manosfer içeriğiyle ilk karşılaşma için medyan yaşın 11 olduğu kaydediliyor. İstatistikler, YouTube’da incel içerik izlendikten sonra benzer içerik önerilme oranındaki artışın dört kat olduğunu gösteriyor.

Virüsün Kısa ve Yakın Tarihi

“İncel” terimi, ilk kez 1993 yılında ironik bir biçimde, Kanadalı üniversite öğrencisi biseksüel bir kadın Alana Boltwood tarafından, romantik ilişki kurmakta zorluk çeken her cinsiyetten insana destek olmak amacıyla kurulan “Alana’s Involuntary Celibacy Project” (Alana’nın İstemsiz Bekârlık Projesi) adlı web sitesiyle ortaya çıkıyor ve “incel” sözcüğü başlangıçta kapsayıcı, sempati odaklı bir topluluk tanımlaması olarak kullanılıyor. Ancak 2000’den sonraki yıllarda farklı dijital platformlarda söz konusu kavram köklü bir dönüşüm geçiriyor. Topluluk giderek homojen bir erkek kitlesine dönüşerek erkeklerin %80’i tarafından tercih edilen kadınlara, başarılı erkeklere ve topluma yönelik kin dolu bir ideolojiyi benimsiyor. Bu süreçte The Matrix filminden ödünç alınan “kırmızı hap” (red pill) metaforu gerçeği gören seçkin erkeklerin simgesi hâline geliyor.

2014’te topluluk paydaşlarından Elliot Rodger, Kaliforniya’daki Isla Vista katliamında 6 kişiyi öldürmeden önce bir manosfer manifestosu yayımlıyor ve böylece incel şiddeti gündeme geliyor. 23 Nisan 2018’de Alek Minassian’ın sözünü ettiğimiz katliamla sonuçlanan terör eylemiyle “manosfer” kavramı kamuoyunun gündemine giriyor. 2020’den sonra, özellikle TikTok ve YouTube platformlarında algoritmik yayılımla Amerikalı kick boksçu, “Toksik erkeklik”, maço ve kadın düşmanı görüşüyle tanınan, insan ticareti, tecavüz ve organize suç örgütü liderliğiyle yargılanan Andrew Tate gibi sosyal medya fenomenleri milyonlarca ergene ulaşıyor…

Zaman içinde manosfer kültürü kendine özgü bir jargon geliştiriyor. Bu jargon hem ideolojik kimliği pekiştiriyor hem de yeni üyelerin kendilerini topluluğa ait hissetmesini kolaylaştırıyor. Manosfer sözlüğünde “red pill” gerçeği görmek, “blue pill” yanılsama içinde yaşamak, “chad” fiziksel ve sosyal açıdan üstün erkek, “stacy” yalnızca “chad”lerle ilgilenen ve beğenilen kadın, “normie” toplumun ideolojisini sorgulamayan sıradan birey, “looksmaxxing” görünümü fiziksel değişikliklerle en üst düzeye çıkarma çabası, “black”, durumu değiştirilemez gören karamsar, “hypergamy” kadınların her zaman daha üst statüdeki erkekleri tercih etmesi… anlamına geliyor.

Algoritmik Yönlendirme

YouTube’un öneri algoritması üzerine yapılan araştırmalar, spor, oyun, motivasyon videoları gibi nispeten masum içeriklerden giderek artan aşırılıkta içeriklere otomatik olarak yönlendirme yapıldığını gösteriyor. Araştırmacı Ribeiro ve arkadaşlarının Youtube’da Radikalleşme Yollarını Denetlem (2020) başlıklı büyük ölçekli analizi, “ılımlı” YouTuber kanallarından manosfer içeriklerine geçişin son derece kısa bir izleme geçmişiyle gerçekleşebildiğini ortaya koyuyor.

Manosfer içerikleri, ergenlik döneminin doğal ve evrensel kırılganlık noktalarını hedef alıyor. Sosyal dışlanma, akran tacizi, erken pornografi maruziyeti, baba ya da erkek rol modeli eksikliği, sosyal başarısızlık ve yalnızlık bu kırılganlığı tetikliyor. E.H. Erikson’un kimlik krizine ilişkin kuramı (Kimlik: Gençlik ve Kriz, 1968) çerçevesinde “Kim olduğumu bilmiyorum ve toplumda yerim yok.” duygusu yaşayan ergen için bu ideolojiler basit ama güçlü bir kimlik seti oluşturuyor ve bu tür forumlara katılan genç erkekler, çoğu zaman ilk kez gerçekten “anlaşıldıklarını” hissettiklerini belirtiyorlar.

Manosfer içerikleri, kadınları nesneleştiren ve ilişkileri bir güç mücadelesi olarak çerçeveleyen bir bakış sağlıyor. BBC Panorama’nın araştırmasında, Andrew Tate içerikleri izleyen öğrencilerin kız öğrencilere yönelik sözlü taciz vakalarında artış bildiren okul raporlarına dikkat çekiliyor (Andrew Tate: İnterneti Radikalleştiren Adam, 2023) İncel güdümlü şiddet vakaları, “ideolojik şiddet” ya da “kadın düşmanı” kavramları çerçevesinde inceleniyor ve 2019 yılında bu tür saldırılar resmi olarak terör kategorisine alınıyor.

Okul Güvenliği mi, Pedagoji mi?

Çocuk ve gençleri bu ideolojilerin etkisinden korumak; tek boyutlu yasakçı ya da ahlakçı yaklaşımlarla değil, gerçek bir aidiyet ve anlam arayışını karşılayan bütüncül programlarla olanaklı görünüyor. Eleştirel medya okuryazarlığı, kapsamlı ilişki eğitimi, güçlü aile bağları ve erkek çocuklara yönelik destekleyici topluluk yapıları bu bütüncül yaklaşımın temel bileşenlerini oluşturuyor. Bu ideolojilerin içinde yitip giden gençleri suçlamak yerine onları duyulmak ve anlaşılmak isteyen bireyler olarak görmek, bu ihtiyacı sağlıklı yollarla karşılamak en sürdürülebilir pedagojik tutumu temsil ediyor.

Ne var ki ülkemizde sorun, sadece okul güvenliği sorunu olarak görülüyor ve daha altta yatan eğitim etkisinin, iktidarların okulları arka bahçelerine dönüştüren eğitim politikalarıyla üstü örtülüyor. Sorun mutlak güvenlikçi önlemlere terk edilince toplumun güvenliğinden sorumlu polisi Berkin Elvan’ı öldürüyor; eğitim güvenliğini sağlamakla yükümlü üniversitesi Rojin vakasını gizleyip geçiştirmeye çalışıyor; halkın haklarını gözetmekten sorumlu bir iktidar milletvekili Narin Güran cinayeti için “Aileyle 40 yıllık dostluğumuz var, bilip söylemememiz gerekenler var.” diyebiliyor; görevi il sınırları içinde kamu düzenini, genel güvenlik ve asayişi sağlamak, kanunları uygulamak olan vali Gülistan Doku cinayetinde faili korumak için devletin bütün olanaklarını kullanabiliyor…

Öyleyse sorun basit bir güvenlik sorunu değil, önemli ölçüde eğitim sorunudur, diyebiliyoruz. Bu nedenle sosyal medya profiline manosfer katliamcı Elliot Rodger’in resmini koyan, onun gibi manifestosunu, işleyeceği cinayetin bildirisini yayımlayan İsa Aras Mersinli’yi “eğiten” sistemimizin “ideolojik” pedagojisine bakmakta ısrar ediyoruz. İktidarın eğitim yoluyla yetiştirmeye çalıştığı “dindar ve kindar” nesilden; onca imam hatip ortaokulu ve lisesiyle, tüm kademelerde bilimden hafifleyen ama dinen ağırlaşan müfredatıyla; tarikat cemaat imamlarını eğitim paydaşı kılan, ÇEDES projeleriyle çocuklara ölü yıkamayı, mezarlık ziyaretleri öğreten; Ramazan genelgeleriyle zikir belleten pedagojisinden sonra elinde belli ki sadece “kindar” nesil kaldı! Paradoksa bakın ki İsa’nın annesi öğretmen, babası da emniyet mensubu, yani güvenlik görevlisi; tam da sistemin bir bütün olarak çöküşünün etkili bir metaforu!  

Cumhuriyet Eğitiminin Dönüşümü ve Yıkımı

Türkiye’de eğitim politikası, 1923’ten bu yana laiklik ile dini değerler arasındaki gerilimin tezahürüne sahne oldu. 2002 sonrasında gerçekleştirilen müfredat revizyonları; imam hatip okullarının kapasitesinin genişletilmesi, din dersi saatlerinin artırılması ve bilimsel içeriklerin yeniden çerçevelenmesi biçiminde somutlaştı. Cumhuriyet ve şimdi Cumhuriyet sonrası iki farklı eğitim felsefesinin çocukların sosyal gelişimi, eleştirel düşünme becerileri, cinsiyet eşitliği algısı, psikolojik özerklik ve incel ile manosfer ideolojilerine karşı direnç veya yatkınlık üzerindeki etkileri artık daha bir netleşti. Bulgular, katı otoriter dinî eğitim modellerinin çocuğun özerklik, eleştirel düşünme ve cinsiyet eşitliği gelişimini ciddi biçimde kısıtladığını gösteriyor.

Bir çocuğu, hangi okula gittiğinden çok, hangi sınıfta oturduğu, hangi kitaplarla büyüdüğü ve günün kaç saatini hangi türde içerikle geçirdiği; o çocuğun dünyayı nasıl yorumlayacağını, cinsiyete nasıl bakacağını, otorite karşısında nasıl duracağını ve kendi kimliğini nasıl inşa edeceğini derinden şekillendiriyor. Cumhuriyet’in laik, bilim temelli ve eleştirel düşünceyi merkeze alan eğitim geleneğiyle büyüyenler ile son yirmi yılda giderek yoğunlaşan dinsel içerikli müfredatlara tabi olanların gelişim süreçleri; iki kuşak gencin farklı eğitim paradigmalarını ortaya koyuyor. Pierre Bourdieu, “Eğitim, toplumun kendisini yeniden üretmesinin en güçlü aracıdır; ancak bu üretimin merkezine aldığı değerler, bir sonraki kuşağın ne tür bireyler yetiştireceğini belirler.” (Eğitimde, Toplumda ve Kültürde Yeniden Üretim, 1977) derken son derece haklıdır.

Karşılaştırmamız inançlarla değil; kurumsal yapılar, müfredat içerikleri ve bunların ölçülebilir gelişimsel çıktılarıyla ilgilidir: 2002’de 64 bin olan imam hatip öğrenci sayısı, bugün ortaokul ve lise kademesiyle birlikte 1 milyonu aşmış bulunuyor. Haftalık bir saatlik seçmeli din dersi, artık zorunlu ve imam hatip ortaöğretiminde 8 saat. Buna karşılık Türkiye’nin PISA 2022 bilimsel okuryazarlık sıralaması OECD ortalamasının altında ve 32. KONDA 2022 araştırmasına göre gençlerimizin %43’ü kadınların çalışmaması gerektiğini düşünüyor.

Atatürk’ün önderliğinde Osmanlının küllerinden yaratılan Türkiye Cumhuriyeti, eğitimi çağdaşlaşma dinamiği olarak konumlandırdı. 1924’te medreselerin kapatılması, 1928’de Latin alfabesine geçiş, 1934’te Harf Devrimi’nin tamamlanması ve 1936’da köy enstitülerinin kurulması; devlet eğitimini bilimsel akılcılık, ulusal kimlik ve laiklik üzerine inşa etme projesinin somut adımlarıydı. Bu dönemde din eğitimi okul müfredatından çıkarıldı ve tamamen özel alana bırakıldı.

1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti, kamuoyundan ve feodal yapılardan gelen dinî taleplere yanıt olarak 1951’de imam hatip okullarını yeniden açtı. Bu okullar başlangıçta din görevlisi yetiştirme amacı taşımaktaydı. 1970’ler ve 80’lerde İslamcı siyasi hareketlerin güçlenmesiyle birlikte bu okullar hızla çoğaldı; ancak 28 Şubat 1997 müdahalesi sonrasında öğrenci sayısı yaklaşık 200 binlerden 60 binlere düştü.

AKP’nin 2002’de iktidara gelmesiyle başlayan süreçte eğitim politikası köklü bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşümün başlıca boyutları şunlardı: 2004–2012 arasında imam hatiplerin yeniden canlandırılması. Yatılı burslar, bina yatırımları ve mezunlara üniversite sınavında tanınan avantajlar aracılığıyla imam hatiplere yönlendirme artırıldı. 2012’de 4+4+4 “kesintili” eğitim reformu zorunlu eğitim süresi sekizden on iki yıla çıkarıldı ama beşinci sınıftan itibaren imam hatip ortaokulları açılarak dini eğitime yönlendirme erken yaşa çekildi. Din Kültürü saatleri ilkokulda haftada iki, ortaokulda dörde yükseltildi.

2016–20 arasında köklü müfredat değişiklikleri yapıldı. 2017’de evrim kuramı lise biyoloji dersinden çıkarıldı. Cumhuriyet’in kuruluşuna, Atatürk ilkelerine, laikliğe ayrılan bölümler kısaltıldı, yakın dönem liberal tarih okumaları uzatıldı. Kuran kurslarına erişim kolaylaştırıldı ve yaş sınırı kaldırıldı. 2019–23 arasında ima hatip öğrenci sayısı 1,3 milyonu aştı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bütçesi Millî Eğitim Bakanlığı bütçesine yaklaştı. “2023 Eğitim Vizyonu” belgesi dinsel değerleri eğitimin merkezine taşıyarak Cumhuriyet eğitimi yıkımını tamamladı.

Din Merkezli Eğitimin Gelişime Etkileri

Uluslararası karşılaştırmalı eğitim araştırmaları, din ağırlıklı eğitimin olumsuz etkilerinin otoriter modellerde çok daha yoğun olduğunu gösteriyor; otoriter–dogmatik din eğitiminin; eleştirel düşünme becerilerinin bastırılması, dış otorite bağımlılığı, özerklik ve öz-yönelim eksikliği, çoğulculuğa karşı tahammülsüzlük gibi gelişimsel sonuçlarla ilişkili olduğu ortaya çıkıyor. Katılımcı/sorgulayıcı din eğitimi; teolojik tartışmayı teşvik edip eleştirel soruları hoş karşılar, diğer inançlara karşılaştırmalı bir bakış sunar ve diyalog temelli bir otorite ilişkisiyle öz yönelimi desteklerken; otoriter/dogmatik din eğitimi teolojik tartışmayı kısıtlayıp eleştirel ve sorgulayıcı eğilimi yasaklıyor; diğer inançlara hiyerarşik bir perspektiften bakarak otorite ilişkisini tek yönlü itaate dayandırıp öz yönelim bastırıyor.

Ülkemizdeki durum, yalnızca dinî bir eğitim modeli dayatıldığını değil; aynı zamanda laik, eleştirel ve bilimsel içeriklerin müfredattan sistematik olarak geri çekildiğini gösteriyor. Bir şeylerin eklenmesi ve başka bir şeylerin çıkarılması biçimindeki bu çift yönlü hareket Türkiye’de eğitim dönüşümünün rıza üretilerek ve zamana yayarak gerçekleştirildiğine işaret ediyor. Buna karşılık PISA verileri, ülkemizin, bilimsel okuryazarlıkta OECD ortalamasının altında kalmaya devam ettiğini ortaya koymakla kalmıyor, analitik becerilerin bu süreç içinde nasıl zayıfladığını da anlatıyor. Son PISA sonuçlarına göre Türkiye en yüksek sınav kaygısı ve en düşük bilimsel merak puanlarına sahip ülkeler arasında yer alıyor (PISA 2022 Sonuçları: Eğitimde Öğrenme ve Fırsat Eşitliği Durumu: Türkiye Verileri, OECD 2023)

Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nden araştırmacıların 2019 tarihli çalışması, evrim teorisinin müfredattan çıkarıldıktan sonra biyoloji öğretmenlerinin büyük çoğunluğunun konuyu ya hiç işlemediğini ya da “tartışmalı bir konu” olarak geçiştirdiği saptıyor. Öğrencilerde ise “bilimi sorgulamamak” eğiliminin belirgin biçimde arttığı gözlemleniyor. Bu durum, epistemik yetkiyi eleştirel sorgulamadan otorite onayına kaydıran bir pedagojik iklim oluşturuyor. Dolayısıyla J. Piaget ve B. Inhalder’in Çocuğun Psikolojisi’nde (1969) belirttikleri gibi “Soru sormayı ahlaki bir ihlal olarak konumlandıran eğitim, bilişsel esnekliği ve belirsizlikle başa çıkma kapasitesini kısıtlıyor. Otoriter pedagoji modellerinde yetişen çocukların hem radikalleşme hem de manipülasyona açıklık açısından risk faktörü oluşturan siyah-beyaz düşünme kalıplarına daha yatkın olduğu gözleniyor.

Öte yandan Türkiye’de felsefe eğitiminin giderek daraltılması, eleştirel düşünme kapasitesi açısından özellikle endişe verici bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor. Sokrates’ten bu yana felsefe eğitiminin temel işlevi, sormayı ve sorgulamayı benimsetmektir. Zira sorgulamayan bireylerin demokratik katılım ve ideolojik manipülasyona direnç açısından ciddi açıkları olduğu biliniyor.

Dinsel ağırlıklı eğitimin incel/manosfer ideolojisine karşı koruyucu olmadığı, tersine o ideolojilere zemin hazırladığı ortadadır. Araştırmalar, bu ilişkide bazı kritik örüntüleri görünür kılıyor: KONDA’nın 2022 “Değerler, Kimlik ve Hayat Görüşü” alt başlıklı “Gençlik Araştırması”, yaş ve eğitim türüne göre belirgin farklılıklar ortaya koyuyor. İmam Hatip mezunu erkek gençlerin %61’i “evin geçimini erkek sağlamalı, kadın ev işleriyle ilgilenmeli” görüşüne katılırken, bu oran görece laik devlet okulu mezunlarında %28’e düşüyor; üniversite mezunları arasında ise %19’a geriliyor.

Bu ideolojinin “Kadın doğası gereği eş olmak için yaratılmıştır.”, “Erkek hâkimiyeti doğal düzendir.”, “Feminizm toplumu bozmuştur.” biçimindeki temel değerleri, din temelli müfredatlardaki cinsiyet anlatılarıyla yapısal bir örtüşme sergiliyor. Bu örtüşme, iki ideolojinin özdeş olduğu anlamına gelmemekle birlikte birinin diğerinin meşruiyet zeminine oturabileceğini gösteriyor. Manosfer retorikçi, kadınları “fitne” kaynağı olarak nitelerken, bazı gelenekçi dinsel metinlerdeki benzer çerçevelemeler, çocukların zihninde iki anlatı arasında köprü kurabiliyor.

Yine karma eğitimin cinsiyet eşitliği tutumları için güçlü bir koruyucu faktör olduğunu çeşitli araştırmalarla istikrarlı biçimde doğruluyor. Ülkemizde genel kamusal eğitimde “kız okulları” söylemiyle normalleştirilmeye çalışılan cinsiyet ayrımcı eğitim politikaları, imam hatip okullarında ve Kuran kurslarında yaygınlaşan kız-erkek ayrımı, ergen dönemde karşı cinsle sağlıklı sosyal ilişki kurma becerisini sınırlıyor. Bu durum hem romantik hayal kırıklığına hem de kadını “öteki” olarak konumlandıran algılara zemin hazırlayabiliyor.

Devlet okullarımızdaki ataerkil değerler, örtük müfredat ve sosyalleşme yoluyla aktarılıyor. Manosfer içeriklere erişim, bu köprüden geçerek algoritma aracılığıyla gerçekleşebiliyor. Laik ve bilimsel eğitim, bu ayrımcı, otoriter içerikleri sorgulamak için güçlü eleştirel araçlar sağlarken eleştiri ve sorgulamanın yerini itaatin aldığı dinî eğitimde çocuk ve gençler bu tür savunma olanaklarından yoksun kalıyor.

Cumhuriyet Karşıtlığı ve Manosfer Kültürü

Türk psikologlarla gerçekleştirilen gayri resmî görüşmelerden (2022–2024) kliniklerde, özellikle imam hatip çıkışlı ya da yoğun din eğitimi almış genç yetişkinlerde yaygın kimlik krizi örüntüleri aktarılıyor. Üniversite ya da iş hayatına geçişle birlikte belirginleşen kimlik karmaşası biçiminde ortay çıkan bu örüntüler, kimlik bunalımına karşılık geliyor.

Cinselliği günahla özdeşleştiren anlatıların erken yaşta içselleştirilmesine neden olan yoğun dinî terbiye, cinsel gelişim sürecindeki ergenlerde yüksek düzeyde kaygı, utanç ve beden algısı bozukluğu ile ilişkilendiriliyor. Bu durum paradoksal biçimde hem aşırı bastırma hem de manosfer kültüründeki gibi, bastırılmış cinselliğin şiddet içeren anlatılara dönüşmesi riskini beraberinde getiriyor (J. Weeks, Seks, Siyaset ve Toplum: 1800’den Bu Yana Cinselliğin Düzenlenmesi, 2012)

Türkiye’de artık tek bir “genç” kuşaktan söz etmek güçleşiyor. KONDA verileri, eğitim türüne göre değerler, hayat tarzı tercihleri ve siyasi eğilimler açısından aynı kuşak gençler arasında dramatik farklılıklar olduğunu gösteriyor. Bu yarılma E. Kalycıoğlu ve A. Çarkoğlu’na göre, salt ideolojik değil; iş gücü pazarında, akran ilişkilerinde ve kentsel-kırsal geçiş süreçlerinde de kendini somut biçimde hissettiriyor (Bugünkü Türk Demokrasisi: İslami Bir Toplumda Seçimler, Protestolar ve İstikrar, 2019).

En çekici unsurlarından biri, kaotik ve anlamsız hissettiren bir dünyaya karşı basit ve güçlendirici bir anlam çerçevesi sunmak olan Manosfer ideolojisinin karşısına, ona herhangi bir biçimde yol olabilecek eğitim modelleri değil, ancak ve ancak kişisel gelişimi sosyal duyarlıklarla besleyen ve dogmatizm yerine ahlaki muhakemeyi ön plana çıkararak o yolu tıkayan eğitim modelleri koymak gerekiyor.

Öte yandan, dinsel hassasiyetleri güçlü çevrelerin bireylerinin cinsel tacize ve uyuşturucuya yatkınlığına ilişkin medyaya yansıyan vakalarda gözlendiği gibi, dinî pratiğin alkol-madde bağımlılığı ve kısa vadeli dürtüsel davranışlara karşı koruyucu etkisinin kalıcı olmadığı anlaşılıyor. Bu etkinin, baskı ve kontrol mekanizmaları yerine çoğu zaman içselleştirilmiş değerlere dayalı modellerde daha sürdürülebilir olduğu gözlemlenebiliyor.

Özetle laik, bilimsel ve eleştirel düşünceyi merkeze alan eğitim modelleri; eleştirel düşünme kapasitesi, çoğulculuğa açıklık, cinsiyet eşitliği tutumları ve psikolojik özerklik açısından sistematik olarak olumlu sonuçlar üretmekte ama ülkemizde son 20 yılda uygulanan Cumhuriyet karşıtı eğitim politikaları, bu değerlerin kurumsal destekten yoksun kalmasına neden olmaktadır. Otoriter-dogmatik dinî eğitim modellerinin, incel ve manosfer ideolojilerine karşı koruyucu değil; aksine belirli yapısal açıdan zemin hazırlayıcı özellikler taşıdığını görmek gerekiyor.

Ne Yapmalı?

Ezilenlerin Pedagojisi’nde (1970) Paulo Freire’nin dediği gibi, eğitim, insanı ya özgürleştiriyor ya da ona boyun eğdiriyor. Bu ikisi arasında orta yol bulunmadığından mevcut eğitim politikaları, çocukları dünyayla eleştirel, meraklı ve özerk bir şekilde ilişki kuran bireyler olarak yetiştirmekten alıkoyuyor. Bu sonuçlar Türkiye’nin uluslararası ölçme tablolarında, ulusal araştırma verilerinde ve klinik gözlemlerinde tutarlı biçimde aynı yönü işaret ediyor: İncel ve manosfer ideolojileri, sorgulamayan, itaat eden ve katı cinsiyet normlarına hapsedilmiş bireylerde daha kolay kök salıyor.

Eğitimde bu sonuçların nedeni olan uygulamaları işe koşan iktidar, nedenler yerine sonuçları ortadan kaldırmaya odaklandığından, dikkate alacak değildir ama bu bulgular ışığında bir Cumhuriyet öğretmeni olarak önerilerimizi geri çekecek değiliz: Çağdaş, aydınlanmacı, bilimsel ve laik Cumhuriyet değerleri, hızla ülke yönetimine, toplum yaşamına, okul kültürüne, müfredata iade edilmelidir. Evrim kuramı ve bilim tarihi müfredattaki yerini yeniden almalıdır. Felsefe ve eleştirel düşünme eğitimi ortaöğretimde güçlendirilmeli; karma eğitim sağlamlaştırılmalı ve sınırlayan cinsiyetçi uygulamalar geri çekilmelidir. Din kültürü ve tarihi eğitimi, katılımcı ve karşılaştırmalı bir yaklaşımla yeniden çerçevelenmeli, medya okuryazarlığı eğitimi her kademede ve her okul türünde zorunlu kılınmalıdır.

Değilse, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı hangi yüzle kutlanacaktır?

KAYNAK:

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir