PENCEREDEN DENİZE BAKIŞ

NİMET CANPOLAT


Bir ömürlük emeğin, memleket sevgisinin ve kırılan güvenin hikâyesi
İnsan doğduğu topraklardan uzaklaşabilir ama o toprakları yüreğinden kolay kolay çıkaramaz.
Biz gurbetçiler yıllarca başka ülkelerde çalıştık. Alın teri döktük, vergimizi ödedik, çocuklarımızı büyüttük. Kimi zaman kendimizden, kimi zaman hayallerimizden fedakârlık ederek birikim yaptık.
Ama içimizde hep aynı özlem vardı: Bir gün memleketimize dönmek, doğduğumuz topraklara yatırım yapmak, orada güzel bir iz bırakmak.
Peki, memleketimize döndüğümüzde bizi ne karşılıyor?
Sevgi mi, saygı mı, yoksa cebimizdeki paranın hesabını yapan gözler mi?
Gurbetçinin cebindeki para mı görülüyor?
Almanya’dan Türkiye’ye gittiğimizde bazen konuşmamızdan, bazen davranışlarımızdan, bazen de sorduğumuz basit bir sorudan gurbetçi olduğumuz hemen anlaşılıyor.
Bir ürünün fiyatını soruyorsunuz. Almanya’dan geldiğiniz öğrenildiğinde fiyatın birden değiştiğini görüyorsunuz.
Bir iş yaptırmak istiyorsunuz. Önce bir rakam konuşuluyor, ardından başka bir rakam çıkıyor karşınıza.
Bir anlaşma yapıyorsunuz. Siz işin başında olmadığınızda şartların değiştiğini öğreniyorsunuz.
Elbette herkes böyle değil. Türkiye’de emeğiyle, dürüstlüğüyle çalışan sayısız insan var. Ancak yaşanan olumsuzluklar öylesine çoğalıyor ki artık dürüst insanlara bile şüpheyle yaklaşmaya başlıyoruz.
En acısı da bu: Birilerinin haksızlığı, başkalarının dürüstlüğüne duyduğumuz güveni de yok ediyor.
Türkiye’de bir kafeye oturup kahve içtiğinizde bile içinizden şu soru geçebiliyor:
“Acaba burada da mı kandırılıyorum?”
Belki söylenen fiyat tamamen doğrudur. Ama artık güveniniz kırılmıştır.
İşte insanın yalnızca parasını değil, huzurunu da kaybettiği nokta burasıdır.
Kendi memleketimde yatırımcı değil, çaresiz bir insan oldum
Ben de yıllarca Almanya’da çalışmış, memleketine yatırım yapmak isteyen bir insanım.
Tunceli’de üç ortak olarak güzel bir kafeterya kurmak istedik. Arsamızı aldık, şirketimizi kurduk. Amacımız yalnızca para kazanmak değildi. Memleketimize güzel bir işletme kazandırmak, istihdam yaratmak ve doğduğumuz topraklara katkıda bulunmaktı.
Ancak Nisan ayından bu yana çözülmeyen bir sorunla mücadele ediyorum.
Alman vatandaşı olmama rağmen Türkiye’de Mavi Kart sahibiyim. Buna karşın Tunceli Ticaret Sicili kayıtlarında yabancı sermaye kapsamında değerlendirilmem nedeniyle arsanın şirketimize devriyle ilgili işlemlerimiz ilerlemiyor.
Bu kaydın hatalı olduğunu düşünüyorum ve düzeltilmesini istiyorum.
Aylar geçti. Yatırımımız bekliyor. Maddi kayıplarımız büyüyor. Kurduğumuz hayaller her geçen gün biraz daha yıpranıyor.
Defalarca dilekçe yazdım. Telefon görüşmeleri yaptım. Tunceli Ticaret Sicil Müdürlüğü’ne başvurdum. Tapu Müdürlüğü’ne yazdım. Sayın Valimize iki kez ulaşmaya çalıştım.
Peki, sonuç?
Bir kapıdan diğerine yönlendiriliyorum. Ama sorunumu üstlenip çözüme kavuşturan bir muhatap bulamıyorum.
Her başvuruda başka bir yer gösteriliyor. Her görüşmede sorumluluk başka bir makama bırakılıyor.
Ben artık şunu sormak istiyorum:
Bu ülkede bir vatandaşın sorununu çözmek kimin görevi?
Bir insan hakkını aramak için daha kaç dilekçe yazmalı? Kaç telefon görüşmesi yapmalı? Kaç kapı çalmalı?
Yatırım yapmak isteyen bir insan neden aylarca bürokratik belirsizlik içinde bekletilmeli?
Ben ayrıcalık istemiyorum. Yasaların bana tanıdığı hakların uygulanmasını ve karşılaştığım sorunun yetkili kişiler tarafından incelenerek çözüme kavuşturulmasını istiyorum.
Bugün kendimi mağdur edilmiş, yorgun ve çaresiz bırakılmış hissediyorum.
Çünkü ortada yalnızca bir tapu veya şirket kaydı meselesi yok.
Ortada altı aydır bekleyen bir yatırım, kaybedilen zaman, büyüyen maddi zarar ve her geçen gün azalan bir umut var.
Beni en çok yaralayan da bu.
Kendi memleketimde yatırım yapmak isterken, yardım arayan ve sesini duyurmaya çalışan bir insana dönüştüm.
Üstelik bu süreçte sorunumun çözümünden kimin sorumlu olduğunu bile öğrenmekte zorlanıyorum.
Bir devlet dairesinde vatandaşın sorunu başka bir kapıya gönderilerek ortadan kalkmaz. Sorumluluk, sorunu çözmek için vardır.
Ben Tunceli’deki ilgili kurumların sorunumu ele alış biçiminden şikâyetçiyim. Sorunumun neden çözülemediğine ilişkin somut bir açıklama ve artık sonuç alabileceğim bir yol gösterilmesini bekliyorum.
İstanbul’da öğrendiğim acı ders
İstanbul’da kurduğum iş yerinde de ağır hayal kırıklıkları yaşadım.
Başlangıçta konuşulan rakamların sonradan değiştiğini, bazı anlaşmaların farklı yorumlandığını, yapılan işlerle ödenen bedeller arasında ciddi uyuşmazlıklar bulunduğunu gördüm.
Bunlar benim yaşadığım ve hukuki yollarla çözmeye çalıştığım sorunlar.
Yıllarca biriktirdiğiniz parayı bir yatırıma dönüştürüyorsunuz. İnsanlara güveniyorsunuz. Sözlerine inanıyorsunuz.
Sonra bir gün hesaplara baktığınızda karşınıza bambaşka rakamlar çıkıyor.
O an yalnızca maddi kaybınızı düşünmüyorsunuz.
Kendi kendinize soruyorsunuz:
“Ben bu insanlara neden güvendim? Neden verdikleri sözlere inandım?”
İnsanı en çok yıpratan da bu sorular oluyor.
Bu süreç bana çok önemli bir ders verdi:
Gurbetçiyseniz ve Türkiye’de iş kuracaksanız, işinizin başında olun.
Her anlaşmayı yazılı yapın. Her ödemeyi belgelendirin. Teslim edilen malzemeleri kontrol edin. Sözlü vaatlerle büyük yatırımlara girişmeyin.
Çünkü memleket sevgisi, ticarette denetimin yerini tutmuyor.
Almanya’da yaşadığım küçük ama unutulmaz bir olay
Geçtiğimiz günlerde Almanya’daki evimin yüzme havuzuyla ilgili teknik bir bakım yaptırdım.
Ödemeyi gerçekleştirirken yanlışlıkla 600 avro fazla para göndermişim.
Ben farkında bile değildim.
Ancak işi yapan kişi hemen benimle iletişime geçti.
Fazla ödeme yaptığımı bildirdi ve parayı hesabıma geri gönderdi.
Ben istemeden, aramadan, hesap sormadan…
Bu davranış beni düşündürdü.
Çünkü dürüstlük bazen büyük sözlerde değil, insanın kendisine ait olmayan 600 avroyu geri göndermesinde saklıdır.
Türkiye’de de böyle davranan çok değerli insanlar olduğuna inanıyorum.
Ve ben kendi memleketimde de aynı dürüstlüğü görmek istiyorum.
En ağır yara bazen güvendiğiniz insandan gelir
İnsan bazen yabancıdan değil, yıllardır tanıdığı, yardım ettiği, güvendiği kişiden hayal kırıklığına uğruyor.
İhtiyacınız olduğunda kapısını çaldığınız bir dostun, size önce dostluğunu değil, kazancını hatırlatması insanı derinden yaralıyor.
Elbette herkes emeğinin karşılığını almalıdır. Bir avukat da, bir usta da, bir esnaf da…
Ancak insanın aklında şu soru kalıyor:
Her ilişkinin ölçüsü para mı olmalı?
Yıllarca süren dostlukların, karşılıksız yapılan iyiliklerin ve insani bağların hiç mi değeri kalmadı?
Biz Türkiye’ye yalnızca para değil, bir ömürlük birikim götürüyoruz
Biz gurbetçiler Türkiye’ye yalnızca döviz, sermaye veya yatırım götürmüyoruz.
Biz Türkiye’ye bilgi götürüyoruz, sevgi götürüyoruz, tecrübe götürüyoruz.
Yıllarca yaşadığımız ülkelerde öğrendiğimiz çalışma disiplinini, iş ahlakını, farklı kültürleri, yaşam biçimlerini, insan ilişkilerini ve toplumsal sorumluluk anlayışını da beraberimizde getiriyoruz.
Almanya’da edindiğimiz bilgi ve deneyimleri, Türkiye’nin köklü kültürü ve zengin gelenekleriyle buluşturuyoruz.
Çünkü medeniyet tek bir ülkenin tekelinde değildir. Her toplumun diğerinden öğreneceği değerler vardır.
Türkiye’nin kültürel zenginliği ile Almanya’da edindiğimiz deneyimler birleştiğinde ortaya çok daha güçlü, çağdaş ve üretken bir toplum çıkabilir.
Biz iki ülke arasında yalnızca gidip gelen insanlar değiliz. Aynı zamanda iki kültür arasında köprü kuran, bilgi ve deneyim taşıyan insanlarız.
Yıllarca başka bir ülkede yaşamak bizi memleketimize yabancılaştırmadı. Aksine, farklı dünyaları tanıyarak memleketimize daha geniş bir bakış açısıyla katkıda bulunmamızı sağladı.
Bu katkının değeri yalnızca parayla ölçülemez.
Bizim getirdiğimiz sermayenin bir kısmı banka hesaplarımızda, asıl zenginliğimiz ise zihnimizde, tecrübelerimizde ve yüreğimizdedir.
Bu nedenle gurbetçiye yalnızca ekonomik bir kaynak olarak bakmak, onun topluma kazandırabileceği en büyük değerleri görmezden gelmektir.
Biz Türkiye’ye sadece kazandıklarımızı değil, öğrendiklerimizi de getiriyoruz. Karşılığında ayrıcalık değil; saygı, dürüstlük ve güven bekliyoruz.
Gurbetçinin parası kadar onuru da var
Türkiye’de bize hâlâ çoğu zaman “Almancı” deniliyor.
Peki, biz kimiz?
Yıllarca başka ülkelerde çalışmış ama memleketini unutmamış insanlarız.
Biriktirdiğimiz parayı Türkiye’ye getirirken yalnızca ekonomik kazanç düşünmüyoruz.
Doğduğumuz topraklara katkıda bulunmak, istihdam yaratmak, gençlere iş imkânı sunmak, memleketimizin gelişmesine destek olmak istiyoruz.
Ama karşılığında ayrıcalık değil, yalnızca adalet ve dürüstlük bekliyoruz.
Biz Almancı olabiliriz ama saf değiliz.
Yabancı bir ülkede yaşamış olmamız, kendi ülkemizde yabancı muamelesi görmemizi gerektirmez.
Güven bir ülkenin görünmeyen sermayesidir
Bir ülkenin zenginliği yalnızca fabrikaları, binaları, yolları ve bankaları değildir.
En büyük zenginliklerinden biri, insanların birbirine duyduğu güvendir.
Bir yatırımcı parasını kaybettiğinde yeniden kazanabilir.
Ama güvenini kaybettiğinde geri dönmek istemeyebilir.
İşte asıl kayıp o zaman başlar.
Bir gurbetçi Türkiye’de yaşadığı kötü bir deneyimi Almanya’ya döndüğünde ailesine, arkadaşlarına, komşularına anlatır.
Bir kişinin yaşadığı hayal kırıklığı, başka insanların yatırım kararlarını etkiler.
Bu nedenle gurbetçinin güvenini kaybetmek yalnızca bir kişinin değil, ülkenin de kaybıdır.
Ben hâlâ Türkiye Cumhuriyeti’nin hukukuna ve adaletin yerini bulacağına inanıyorum.
Hakkımı da hukuki yollarla aramaya kararlıyım.
Çünkü memleketimi sevmekten vazgeçmedim.
Ama artık memleket sevgimin sürekli sınanmasını istemiyorum.
Ben memleketime yatırım yapmak için geldim, hakkımı aramak için kapı kapı dolaşmak için değil.
Son sözüm gurbetçilere ve memleketime
Sevgili gurbetçiler,
Türkiye’de yatırım yaparken yalnızca kalbinizin sesini değil, aklınızın uyarılarını da dinleyin.
Memleket sevgisi güzeldir. Ancak bu sevgi, tedbirsiz davranmamız gerektiği anlamına gelmez.
Sevgili esnaflar, iş insanları ve yetkililer,
Gurbetçinin cebindeki paradan önce yüreğindeki memleket sevgisini görün.
Çünkü biz yalnızca para getirmiyoruz.
Yılların emeğini, birikimini, umudunu, bilgisini, kültürünü ve güvenini getiriyoruz.
Para yeniden kazanılır. Ama kaybedilen güveni geri kazanmak bazen bir ömür sürer.
Benim bugün en büyük kaybım yalnızca param değil.
İnsanlara duyduğum güvenin, memleketimde bir şeyler başarabileceğime dair heyecanımın ve yıllarca içimde taşıdığım umutların zedelenmesidir.
Yine de pes etmeyeceğim.
Çünkü ben hakkımı ararken yalnızca kendim için değil, aynı sorunlarla karşılaşan ve sesini duyuramayan insanlar için de konuşmak istiyorum.
Bir insanın memleketine olan sevgisi, onun çaresizliğinden yararlanmak için değil, o sevgiyi büyütmek için bir fırsat olmalıdır.
Şimdi söz sizde!
Sevgili gurbetçiler,
Türkiye’de ev alırken, iş kurarken, alışveriş yaparken veya birine güvendiğinizde benzer olaylar yaşadınız mı?
Verilen sözlerin tutulmadığı, fiyatların sonradan değiştirildiği veya güveninizin kötüye kullanıldığını düşündüğünüz durumlarla karşılaştınız mı?
Ya da tam tersine, dürüstlüğüyle sizi şaşırtan, memleketinize olan güveninizi yeniden kazandıran insanlarla tanıştınız mı?
Yaşadıklarınızı yorumlarda paylaşın.
Çünkü bu yalnızca benim hikâyem değil.
Belki de binlerce gurbetçinin yıllardır içinde biriktirdiği, artık konuşulması gereken ortak bir hikâye.
Gelin, susmayalım. Yaşadıklarımızı anlatalım. Birbirimizi dinleyelim. Çünkü güveni yeniden inşa etmenin ilk adımı, gerçekleri konuşmaktır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir