NİMET CANPOLAT
İnsan, çocukluğunda yaşadığı her olayı hatırlamaz. Ancak bazı anlar vardır ki, zaman onları silemez. Yıllar geçer, şehirler değişir, insanlar eksilir; fakat o an, bütün ayrıntılarıyla insanın ruhunda yaşamaya devam eder. Benim için Veyvo’nun acısı, işte böyle bir hatıradır.
Beş ya da altı yaşındaydım. Hangi yaşta olduğumu bugün kesin olarak söyleyemem; fakat o günün sesi, korkusu ve duygusu hâlâ dün gibi hafızamda duruyor.
Yaz mevsimiydi. Muhtemelen Temmuz ya da Ağustos… Dersim’in dağlarında güneş toprağı kavuruyor, meşe ormanlarının arasını ağustos böceklerinin bitmek bilmeyen sesi dolduruyordu. İlginçtir ki bugün kulağımda (tinnitus) yıllardır taşıdığım çınlama, beni her defasında o güne götürür. Sanki hafızanın da kendine ait bir sesi vardır; bazı sesler sadece kulağa değil, doğrudan ruha yerleşir.
Birden köyün karşı yamacından yükselen bağırışlar duyuldu.
Zazaca “Yene,yene Lase A.bıne doe A. ane…” diye sesleniyorlardı.
Henüz anlamını bilmediğim bir telaşın köyün üzerine çöktüğünü hissediyordum.

Akrabalarımızdan on altı yaşındaki A.abi, uzun süredir kan kanseriyle mücadele ediyordu. Aylarca hastanelerde kalmış, umutla umutsuzluk arasında gidip gelmişti. Onu son kez, köydeki evimizin damında, arkadaşlarının yanında otururken görmüştüm. Yüzünde çocukluğunu henüz kaybetmemiş bir gülümseme vardı; ama bedeninde hastalığın ağır yükü hissediliyordu. O görüntü hafızama kazındı.
Doktorlar artık yapabilecekleri hiçbir şey kalmadığını söylemiş olmalıydılar. Son günlerini ailesinin yanında geçirebilmesi için eve göndermişlerdi. Babası onu almak üzere hastaneye gitmişti ve şimdi birlikte köye dönüyorlardı.
Haber köye ulaşır ulaşmaz annesi, bizim “Veyvo” diye seslendiğimiz yenge, öyle bir çığlık attı ki, o ses sadece kulaklarımı değil, çocuk ruhumu da ikiye böldü.
O sırada yanında yalnızca ben vardım.
Ayağındaki ayakkabının biri yolda kaldı, diğeri ayağındaydı. Bunun farkına bile varmadan yalınayak koşmaya başladı. Ne söylediği ise ; ero ciğeramı , vıy lemi lemi ;insan bazen kelimeleri anlamasa bile acının dilini anlar. Ben de hiçbir şey düşünmeden arkasından koştum.
Dere kenarında oğlunu bekledi.
Bir süre sonra A. abi, birkaç kişinin omuzlarında, adeta yaşayan bir tabutun içinde eve getirildi.
Veyvo’nun çığlıkları artık yalnızca bir annenin feryadı değildi; doğanın bile taşıyamayacağı kadar ağır bir acının dışavurumuydu. Yerden taşlar alıyor, çaresizce kendi başına vuruyordu. Acı, bedenine yönelmişti; çünkü ruhunun taşıdığı yük artık bedeninden daha ağırdı.
Ben ise küçücük bir çocuk olarak onun yanından hiç ayrılmadım. O gün ilk kez, yetişkinlerin bile taşıyamadığı bir acıya bu kadar yakından tanıklık ettim.
Gece boyunca ev dolup taştı.
Akrabalar, komşular, köylüler…
A. abinin ablaları, kardeşlerinin başucunda gözyaşları içinde ağıt yakıyorlardı. Bir köşede Kur’an-ı Kerim okuyan bir hoca vardı. Ablaların bakışlarında ise garip bir öfke hissediliyordu. Sanki ölümün temsilcisi oymuş gibi ona bakıyorlardı.
Bugün bunun yas psikolojisinde “öfkenin yön değiştirmesi” olarak tanımlandığını biliyorum. İnsan zihni, dayanılması güç kayıplarda acısını çoğu zaman bir kişiye, bir nesneye ya da bir sembole yöneltir. Çünkü gerçeklikle yüzleşmek, bazen suçlayacak birini bulmaktan çok daha ağır gelir.

O gün bunların hiçbirini bilmiyordum.
Ama onların korkusu ve öfkesi, açıklamasız bir şekilde bana da geçmişti.
Bir ara ev sessizleşti.
Merakıma yenilip içeri girdim.
Misafir odasında yalnızca gaz lambasının titrek ışığı vardı. A.abi yatağında, yorganın altında hareketsiz yatıyordu. Ölümün ne olduğunu bilmiyordum; ama odanın sessizliği bana her şeyi anlatıyordu.
Tam biraz daha yaklaşacakken teyzelerimden biri beni fark etti. Elimden tuttu ve sessizce dışarı çıkardı.
Sabaha karşı A. abi hayata gözlerini yumdu.
Aradan uzun yıllar geçti.
Hayat devam etti.
İnsanlar yaşlandı.
Çocuklar büyüdü.
Köy değişti.
Ama Veyvo’nun acısı değişmedi.
Bir annenin yasının takvimle hiçbir ilgisi olmadığını ilk kez onda gördüm.

Daha sonra köyün alt tarafındaki sulak tarlasının bir köşesine küçük bir ceviz fidanı dikti.
Bu ağaç, oğlunun hatırasıydı.
Her gün gidip onu suladı.
Toprak bereketliydi; ama ceviz ağacı bir türlü büyümedi. Dallanmadı. Güçlenmedi.
Bugün geriye dönüp baktığımda, bunun benim zihnimde sadece bir ceviz ağacı olmadığını fark ediyorum.
O ağaç, Veyvo’nun hiç büyüyemeyen umuduydu.
Kök salmaya çalışan ama acının gölgesinde kalan anneliğiydi.
Belki de yasının toprağa dönüşmüş hâliydi.
Veyvo, ömrünün sonuna kadar her gün o ağacın başına gitti. Kim bilir, belki oğluyla konuştu, belki dua etti, belki sadece sessizce bekledi.
Psikoloji bize yasın zamanla unutulmadığını, yalnızca insanın onunla yaşamayı öğrendiğini söyler.
Fakat bazı insanlar vardır ki, acıyla yaşamayı değil; acının içinde yaşamayı seçerler.
Veyvo da onlardan biriydi.
Ben ise çocuk yaşta tanık olduğum bu hikâyeyi ömrüm boyunca içimde taşıdım.
Bugün hâlâ “Veyvo” adını duyduğumda boğazım düğümlenir.
Çünkü bazı insanların gözyaşı yalnızca aktığı günü değil, ona tanıklık eden bütün hayatları da değiştirir.