PROF. DR. ORHAN UZUNSOY (1922-1988)

YILMAZ FIRAT

(Orman Mühendisi-Emekli Orman İşletme Şefi)

İSTANBUL  ÜNİVERSİTESİ ORMAN FAKÜLTESİNDEN HOCAM PROF. DR. ORHAN UZUNSOY

Prof. Dr. Orhan Uzunsoy ile Tanışma

Prof. Dr. Orhan Uzunsoy (1922-1988), emekliliğine yaklaşmış, ileri yaşta, oldukça alçakgönüllü, romantik ve kibar bir hocaydı.
Bir tesadüf eseri, hocayla aramda derin bir sohbet bağı oluştu. Orman Fakültesi kampüsünde dolaşırken sık sık karşılaşıp sohbet ederdik. Daha doğrusu, hoca anlatır, ben dinlerdim. Kampüste ikili olarak başladığımız yürüyüşlere zaman zaman başka arkadaşlarımız da katılırdı.

Yılmaz Fırat, İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesinden arkadaşlarıyla birlikte.

Formül Üzerine Uzun Sohbetler

Hoca, kendi geliştirdiği bir formülün “Makine Mekaniği”nde yeterince değerlendirilmediğinden sık sık yakınırdı. Uzun uzun formülün açılımını anlatırdı. Matematiği çok sevdiğim için sıkılmadan dinlerdim. Bu konuda 300 sayfalık bir kitap yazmış, kitabı dünyanın birçok üniversitesine göndermişti. Ancak yeterli geri dönüş alamamaktan yakınıyordu.

Prof. Dr. Orhan Uzunsoy (1922-1988) Fotoğraf: İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi Dergisi, 2006, Sayı: 2

Hocaya göre denge, TE = 0 formülüyle ifade ediliyordu. Yani, uzayda herhangi bir varlık üzerine etki eden kuvvetlerin üç boyuttaki toplamı sıfır ise, o nesne dengede sayılırdı. Hoca bu formülü çeşitli matematiksel modellerle uzun uzun açıklar, biz de dikkatle dinlerdik.

Bir gün arkadaşlardan biri, hocaya esprili bir şekilde,
“Hocam, sizin TE = 0 denge formülünüz tam Orman Fakültesine göre bir buluş!” dedi.
Hoca, “Neden?” diye sorunca, arkadaşımız:
“Çünkü Orman Fakültesi’nde çok dengesiz öğrenci var, bu formüle göre onları dengeli hâle getirebiliriz!”
dedi. Hoca kahkahayı bastı.

Doğaya ve Yaşama Dair İncelikler

Kampüsün ortasında yer alan çim alana “Basmak yasaktır” kararı nedeniyle fakülte yönetimine sık sık kızardı.
“Çime basmayınız denir mi? Çimden yürüyünüz denir!” derdi.
Sonbaharda süpürülen ağaç yaprakları için de öfkelenirdi:
“Dünyanın en güzel halısı,” derdi yapraklar için.

Yine bir gün kampüste yürürken hocayı gördüm. Usulca yanına yanaşıp sohbete başladık. Konumuz, çay bardağı ve çay içme adabına geldi. Abartmıyorum, bu mevzuyu bir saatten fazla konuştuk!
“Efendim,” dedi hoca, “çay ince belli bardakta içilir, ama bardak ince belinden tutulmaz. Bardak, başparmak ve işaret parmağıyla bardağın ağzından, serçe parmak ise altındaki kalın kısımdan tutulur. Bardağın ince beli hem çayın soğumasını geciktirir hem de eğimli açı sayesinde kaynar suyun sıcaklığını 50 dereceye kadar düşürür. Eğer bardağı dediğim gibi tutuyor ve yine de eliniz yanıyorsa, demek ki bardağın yalıtımı yetersizdir, cam kalınlığı hatalıdır.”
Porselen tabaktan çayın rengine, kokusuna, buruk tadına kadar tüm ayrıntıları büyük bir incelikle anlatırdı.

Yılmaz Fırat (sağ başta), arkadaşlarıyla birlikte. (Birkaç ekmekle karın mı doyar!)

Bir Çay Daveti ve Hoş Bir Hatıra

Bir gün bizi evine çaya davet etti. Nezaketen hayır dediysek de ısrar edince kabul ettik. Bir kız ve üç erkek öğrenci olarak Sarıyer’de, postaneye çıkan sokağın cadde cepheli üçüncü katındaki dairesine öğleden sonra misafir olduk.

Kapıda bizi eşiyle birlikte karşıladı. Ortaokul mezunuyken evlendikleri eşi, dışarıdan lise bitirtip ardından İstanbul Hukuk Fakültesinden mezun olmuştu. Eşinin avukatlık diploması salonun duvarında asılıydı. Çocukları olmamıştı; belki de bu yüzden, evlerinin bir odası tamamen oyuncak bebeklerle doluydu. Türkiye ve dünyadan topladıkları, panda büyüklüğünden parmak küçüklüğüne kadar her boyda ve renkte bebekler… Anlatırken eşine sevgi dolu bakışını hâlâ unutamam.

Masaya oturduğumuzda, çayın yanında her birimize birer ordövr tabağı getirildi: Bir tutam cips, iki galeta, biraz macuna benzer ezme, iki zeytin… Ortaya da küçük bir sepet içinde dört-beş dilim ekmek kondu. Küçük bir tabakta biraz çerez vardı.

Yılmaz Fırat

Hoca eşiyle sohbet ederken arkadaşlardan biri ekmek istedi. Bir baktık, ekmek ve çerez tükenmiş, ordövr tabakları da neredeyse boşalmıştı. Ancak evde ekmek kalmamıştı. Hoca ekmek almak için kalkınca hepimiz engel olmaya çalıştık. Sonunda içimizden biri fırına indi ve üç ekmekle geri döndü. Ekmek vardı ama garnitür bitmişti! Üç ekmek gelince hoca ve eşi ne yapacaklarını şaşırdı.

Aslında yaşadığımız şey, İstanbul beyefendisi ve hanımefendisiyle yoksul köylü öğrencilerin tüketim alışkanlıklarının buluşmasıydı. Aklıma geldikçe acı acı gülümserim.

Hoca rahmetli oldu, kendisine rahmet diliyorum. Eşinden haberim yok; yaşıyorsa sağlık ve selamet, vefat ettiyse ona da rahmet diliyorum…

(Pülümür Haber, 5 Nisan 2025)

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir